• KİME, NİÇİN, NASIL İNANMALIYIM? 16

    KİME, NİÇİN, NASIL İNANMALIYIM? 16
    M. Kürşat İMANLI

    KİME, NİÇİN, NASIL İNANMALIYIM? 16

     

    - Peki, bütün inanların isteklerine nasıl yetişebiliyor? Bu kadar çok işleri birbirine karıştırmaz mı?

    - Güneş doğduğu vakit. Denizlerdeki damlalardan tutun da en küçük şeffaf cam parçalarına, kar danelerine varıncaya kadar küçük-büyük şeffaf olan her şeyde aynı anda akseder. Hiç birini diğerine karıştırmaz. Aynı anda akseder. Aynı anda milyondan fazla şeffaf şeye ışığını, ısısını ve içerisindeki yedi rengini gönderir. Zorluk çekmez. Birbirine karıştırmaz. Hepsine aynı anda feyiz verir. Nur verir. Işık verir. Birbirine karıştırmaz. Güneş cansız bir varlık olduğu halde böyle milyarlarca işi tek başına ve karıştırmadan yapabiliyorsaGüneşi yoktan yaratıp, bir sistemin merkezine koyan, güneşi bizim için ışık verici bir lamba ve ısı verici bir soba ve meyvelerin, sebzelerin pişmesi için bir ocak olarak yerleştiren ve biz canlıların hizmetine veren yaratıcımız için nasıl olur da bir zorluktan bahsedebiliriz?

               Çiğnemekte olduğum lokma boğazıma düğümlenmişti. Bu sıradan ama çok sıradan görünen aksakallı ihtiyarcık neler söylüyordu? Okuduğum en büyük felsefe kitaplarında böylesine bir mantık örgüsüne rastlamamıştım. Üstelik benim kendimce koyduğum kurallarda ikinci sırada geçen; Ben öyle birine inanmalıyım ki; Her şeyi bilmeli. Bilgisinin dışında hiçbir şey kalmamalı. Kuralımı bana tarif ediyordu.

              Üzerime bir titreme geldi. Kalkıp etrafta biraz dolaştım. Gözümü uzaklara diktim. Hayret! Hayret ki ne hayret! Bu kadar arayıştan, diyar diyar dolaştıktan sonra acaba aradığımı bu sıradan halk tabakasından olan ihtiyarın dilinden mi bulacaktım. Acaba aradığım kapı burası mıydı? Bir mesele bu kadar mantıklı, kısa, özlü ve kesin olarak nasıl anlatılabilirdi.

               Gözlerim bana danışmaksızın yaşarmaya başlamıştı. Tüylerimin tamamı bir diken gibi ayaklanmışlardı. Evet, ağlıyordum. Üstelik ağlamaktan utanmıyordum. Bu cevap ve cevaptaki delillendirme usulü beni çarpmıştı. Ve adeta bu ihtiyarın sesini kulağımla değil de kalbimle duymuştum. Uzun uzun etrafı seyrettim. Seyrettikçe ağladım. Bir ara yine bütün samimiyet ve sevgisiyle bir el omuzuma dokundu. İrkildim. Dönüp baktım. O idi. Yüzü yine güleç idi. İnsan sevgisini, samimiyetini eliyle de iletebiliyormuş. Demek ki birine temiz duygularınızı anlatmak için illa da söze ihtiyaç yokmuş. Bir dokunuş, bir temas, bir bakış ile de tüm duygular muhataba aktarılabilirmiş. Neler düşünüyorum ben? Bir anda başıma âşık efendi kesildin. Mistik dünyaya daldın. Daha dur bakalım! Hani kalbin tatmin, aklın ikna ve hislerin karşılık buluncaya kadar hiçbir inanca kendini kaptırmayacaktın?

                Evet, içimden böyle bir uyarı geldi. Ama bu defa bu uyarı bana pek hoş gelmedi. Sanki içimden gelen bu defaki uyarı beni doğruya, hakka götürmek için değildi. Sanki beni haktan, doğrudan alıkoymak için bir telkin idi. İyi ama bu nasıl olur? Bu ana gelinceye değin hep içimdeki sesi dinleyerek geldim. Şimdi ne olmuştu?

               Galiba fark ettim. İnsanın içinde sanki iki ayrı kişilik var. Biri iyi şeyleri seviyor. İyiye ve güzele yönelmemizi istiyor. Bir tarafımız da kötü şeylere yöneliyor. Kötülüğü istiyor. Yok, daha neler! Filozof oldun başıma! Her insan bir kişidir. Ve bir kişiliği vardır. Diyerek içimden türlü itirazlar geldi. Ben böyle kendimle bocalayıp dururken;

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen