• ŞEHRİMİN SESLERİ! 2

    ŞEHRİMİN SESLERİ! 2
    Mevlüt MERGEN

     

    ŞEHRİMİN SESLERİ DE DEĞİŞTİ!..

    Kalbin gıdası Kur'an, seherlerde okunur,

    Göz yaşı da katılsa o ses arş'ta duyulur!..

    Nur’u önce kalbimde, sonra kabrimde olsun,

    Mahşer gününe dek, ruhum böyle şad olsun!..

    MM

     

    ŞEHRİMİN SESLERİ! 2

     

    Şu sesi de artık duyamaz olduk Diyarbekir küçelerinde: En az yirmi-otuz civarında "keçi sürüsü" küçelerde gezdirilirken "Qa'ri kurbani, tesadduk malii" denilerek "adak olarak kesilmeye hazır kurban"lık “keçilerdi” bunlar ve satışı da hemen orada, yani küçede yapılırdı, bazen satıcısı keserdi, bazen adağı olanın kendisi..

    Bazı çocuklar şiir geleneğini sürdürmekte kararlıydı o zamanlar: "Soğuk sudan içenler içenler, dağ kapıdan geçenler geçenler.." Gazi köşkü merdivenlerini tırmananlar şu sesi hep duyarlardı: "baylara bayanlara, merdivenden kayanlara, beşi birlik sayanlara naneci Bedir geldi" Ve ikinci bir naneci vardı ki buna “naneci Alo” denirdi, bu satıcı yaş naneyi küçelerde “nane kurutanlar” diye seslenerek satardı.

    Şimdilerde yankılanamıyor Diyarbekir'in o dar, o nispette sevimli küçelerinde "Kahkici Sadullah dede"nin "pandispanyaaa" avazı, pembe kağıt üzerinde yumru yumru duran ve tatlı mı tatlı o pandispanyaları, kahkileri şimdiki çocuklar ne bilsin, ne bilsin ki gelecekteki torunlarına onlarda bizim gibi aktarsın?

    Günümüzde bazı çocuklar kaldırım kenarlarına kurarlar terazilerini ve "tartalım mı abi?" derler, oysa bir yaşlı hanım vardı her gün aynı yerde oturur ve şiir okur gibi reklamını şöyle yapardı: "Aynalı kantar, her geleni tartar"

    Yaşantımızın sur içinde geçen dönemlerindeki "şehrin sesleri" nden bir kısmını dile getirmeye ve hatırlatmaya çalışıyoruz bu kısacık söyleşinin sınırları içinde, şimdilerde hiç duyuyor musunuz bu şehrin caddelerinde gezinirken; "leymooon" diye beyazlara bürünmüş bir adamın limonata satarken bağrışmasını?

    “Demirciler demir döger deng ilen, kalaycılar kalay yapar jeng ilen” bu bir tekerleme idi iki esnafın mesleğini hatırlatıyordu, bakırcıların tokmaklarından çıkan sesle, kuyumcuların çekiçlerinden çıkan ahenkli sesler bu şehrin “musikişinaslar” şehri olduğunun da kanıtı idi.

    Yine küçeler, yine bir ses: "boş şişe kimde vaaar?" bu sesi duyan muzip çocuklar hemen pencereye çıkar ve "Moşeee" diye bağırır, Moşe de "kim çağırdiii!.." diye sorar ve kimseyi göremez, bilirdi ki bir çocuk muziplik yapmıştır ve kendisini aldatmıştır, o Moşe bu şehirde yaşaya yahudilerden biri idi ve geçimini boş şişe toplayıp satarak sağlardı ..

    Ve Mardin kapı kabristanı, eski adıyla "şeyh Muhammet Amidi düzlüğü" yaz günlerinde cuma akşamları bu mezarlığın kapısında o kadar çok "meyan şerbeti" satanlar olurdu ki, hepsinin de sesi tektir "sebil, sebil" derler, güğümlerindeki şerbetin parasını hayır sahipleri vermiştir ve onlar da o şerbeti böylece seslerini zevkle dinlediğimiz bakır taslarına doldurarak sebil ederlerdi.

    "Şehrimin sesleri" öyle mi, hani nerede "cığara kağıdı kimde var, kime lazım?" diyen çığırtkan çocuğun sesi, şimdi hiç duyuyor musunuz: "çakmak taşi, çakmaklara benzin vaaar" duyurusunu!..

    Ve gecenin geç saatlerinde birisinin “çorbacı” diye çevreye seslendiğini, yine o saatte sarhoşlara “mırra” içirmek için uyumayan kişinin ayak seslerinin kaldırımlardan kulakları nasıl tırmaladığını ve günün ışıklarıyla birlikte birisinin “uyanın, portakallarda uyandı uyanın” diyerek piyango bileti sattığını biz hep görür ve seslerini duyardık..

    Günümüzde öylesine çok "sabun" çeşidi var ki saymakla bitiremeyiz, sizin bu kadar çok sabun çeşidi içinde "soğuk su sabunu" olduğunu görmüşlüğünüz, duymuşluğunuz var mı, bildiğiniz sabunlar hem sıcak, hem soğuk suda köpürür, oysa o zamanlar bir sabun çeşidi vardı ki sadece soğuk su ile köpürürdü ve bunu da "Çermik sakızı" nı satan bir gözü görme engelli, ayakları tutmayıp koltuk değnekleri ile şehri dolaşan "Seyfo" satardı da lakabı da "kör, topal Seyfo" idi..

    Yine bir soru, hiç duyuyor musunuz "şartlı pıçak" karpuz kesen adamın karpuzun kocaman bir dilimini çıkarırken: "barmağımı kestiim" diye bağırdığını, o aslında parmağını kesmezdi de kestiği karpuzun kan kırmızısı olduğunu ilan ederdi..

    "Şark Bülbülümüz merhum Celal Güzelses"in sesini ne kadar çok dinlerdik lokantalarda, kıraathanelerde ve evlerde, özellikle plakçı “Yakup Yakışan’ın” dükkanından yükselen mayaların, hoyratların sözlerini sanki ezberlemiştik "silmedin göz yaşını aşkın ile ağlayanın/ Vay haline zalim sana bel bağlayanın" ağıtının, ya da "yaş destanının”, "kadir mevlam senden bir yar isterem" derken istediği yarin tarifini yapışını hiç dinlediniz mi merhum Güzelses’in taş plaktaki kendi sesinden?

    Bir ses daha vardı ki o sese bizim küçemize has bir ses idi, sabahın erken vaktinde bakkal “süslü Ahmet” dükkanını kepengini henüz kaldırmış ve “domata, domata” diye çağırmadan merhum Celal Güzlses’in “sahibinin sesi” markalı bir plağını yerleştirmiştir gramofonuna, biz o sesle uyanırdık.

    Şehrin seslerinin arasında olan "hamravat" suyunun "habene"lerden "pahır" tasa aktarılırken çıkardığı "bık bık" seslerini duyanınız var mı? Bileniniz var mı, o günlerin kaynanalarının bu sesten ilham alarak gelinlerini şöyle tarif ettiğini: "Yedi kaynanayı boğarlar, habenenin bık bık'ından korkarlar"

    Dün aşinası olduğumuz ancak bugün olmayan şehrimin seslerinden bir kısmını “sessizce” sadece yazı ile dile getirmeye çalıştık, istedik ki sur içinde geçen hayatmızın seslerinde bile bir güzellik olduğu anlaşılsın, bugünkü “monoton” hayatın sıkıcılığı ortaya çıksın, sürçü lisan etti isek af ola!..

    Selam ve dua ile.

     

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen