• SUR İÇİNDE BİR KÜÇE!..

    SUR İÇİNDE BİR KÜÇE!..
    Mevlüt MERGEN

    HÜLASA-İ KELAM

    Çocukluğumun şehri, saçlarımı ağartan

    Sur içi unutulmaz andıkça göz yaşartan!..

    Yerinde yoktur şimdi, hatıralar gönülde,

    Nice evler yok oldu, bilesiniz bu il’de!..

    MM

     

    SUR İÇİNDE BİR KÜÇE!..

     

    Nüfusu değil iki milyonu, beş on milyonu bile bulsa bana göre Diyarbakır demek Sur içi demektir derim, böyle düşünür ve inanırım, sur içine gitmek isteyenlerden birisi şöyle bir şey anlatmıştı: “Ben Ninova AVM’nin önünde yarım saate yakın bir zaman bekledim, Dağ kapısına doğru gidecek ne otobüs geldi, ne minibüs, bir iki minibüs geldi ise de hem dolu olduğu için, hem de ilçe minibüslerinin orasını durak yeri olarak kullanmaları sebebiyle duracak yer bulamadılar ve hızla çekip gittiler, mecburen bir belediye otobüsüyle önce üniversiteye, oradan da yine bir belediye otobüsüyle dağ kapısına varabildim” Doğruydu o şahsın anlattıkları, ancak konumuz şehir içi ulaşımla ilgili olmadığı için esas konumuza dönebiliriz.

    Söyleşimize konu başlığı olarak “Sur içinde bir küçe” dedik ya, o küçeyi anlatalım, ancak bilinmelidir ki şimdi o küçe yerinde durur gibi olsa da bizim içinde dünyaya gözümüzü açtığımız evimizin ve bir çok komşu evinin yerinde yeller eser, biz 1990 yılına kadar o küçeden uzaklara gönderdiğimiz mektupların zarfının üzerindeki “gönderen” kısmına şöyle yazardık: “Fatih paşa mahallesi Bıyıklı Mehmet Paşa Sokağı” bir gün o sokağın özlemi içime düşünce “yasaklı günlerde” gidip görmek istedim, Yoğurt pazarından o sokağa doğru yürümeye başladım, istiyordum ki evimizin bulunduğu yere kadar gideyim, fakat olmadı, 20 metre kadar yaklaşmıştım ki yol kapalıydı, bulunduğum noktada durup o küçenin aşağısına doğru baktım, baktım ve hüzünlendim, çünkü bizim evimiz yoktu, bitişiğimizdeki evler de yoktu, sadece rahmetli “Faik” amcaların evi vardı, vardı dediysem, gördüğüm kadarıyla vardı, bu ev bir saray gibiydi, ne hatıralarımız vardı o evde, rahmetli Faik amca’yı, eşi Vasfiye teyzeyi o evde çok görmüştük, Allah gani gani rahmet eylesin çok şakacı bir hanımdı Vasfiye teyze, bütün mahalle o kadını severdi, toplardı etrafına mahallenin kadınlarını onlara çay ikram eder, sohbetlerde bulunurdu da kocası yakınırdı: “bir haftada bir paket çayı (100 gramlık) tüketmiş” diyerek..

    Bir genç oğulları vardı Vasfiye teyzelerin, hastalandı, gencecik yaşta vefat etti de acısı hala yüreklerimizde yaşar “Nezir çok genç yaşta öldü” diye hatırlarız..Şu anda kanatları olmayan pencereleri görünen o ev daha sonra satıldı.

    O evin bitişiğindeki “Hüseyin efendi” gilin ve Mutaf’ların evi de vardı, vardı diyorum, belki iskeletleri hala vardır bu tarihi evlerin..

    O gün yirmi metre kadar daha yürüyebilse idim, bir zamanların şarap imalathanesi olan “Pakradun Arat”ın evi duruyor mu, yoksa yıkılmış mıdır onu da anlayacaktım, ilk sahiplerini anıyorum bu evlerin son sahiplerinden bazılarının hayatta olanları vardır, “Sadun ağa”nın iki tane evi vardı o küçede bir zamanlar “Dağıstan’lı Seyyid baba” da o küçede otururmuş..

    O Küçede öyle bir ev vardı ki “gül çiftliği” gibiydi, yetmişten fazla gül çeşidinin yetiştirildiği evdi merhum “Tenekeci Said”in evi, yalnız gülün mü yetmişten fazla çeşidi vardı, hayır, çiçekler de öyle sayısız, gül ve çiçek doluydu o evin avlusu, biz çocuktuk kapısı açık olduğunda hayran hayran bakardık…

    Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu’nun merhum dedesi Müftü Molla Halil Özaydın’da o küçede otururdu, yoğurt pazarından itibaren evine kadar giderken kimseler önüne geçmezdi, geçmek durumunda olanlar olsaydı, duvarın tam dibine yaklaşır yan yan giderek hocaya selam verir, öylece hızlı hızlı geçerdi.

    İki tane fırın vardı o küçede, birisi harabeydi sonradan yenilendi, diğeri ise biz bildik bileli vardı ve “Çirik fırın” diye bilinirdi de sahibi “Selim Aslan”ı herkes fırından daha çok onu bilirdi…

    Bazen sokak, bazen küçe diyorsak her iki sözcüğü de geçmişte ve günümüzde hep kullandığımız için diyoruz, Bıyıklı Mehmet Paşa sokağı çok işlek bir sokaktı, onun için bir çok ev ufak tefek değişiklikler yaparak dükkanlar açıldı, süslü Ahmet” in dükkanı barakamsı bir dükkandı, ama gaz ocağı tamircisi Remzi Taylan’ın dükkanı evlerinin mutfağından dükkana çevrilmişti.

    O Küçede bazı evlerin mutfakları, ya da müsait olan odaları dükkana çevrildikten sonra esnafı da görmek mümkün oldu, nitekim Radyocu Eşref Atay’ın dükkanı hemen karşımızda idi, o dükkandan dinlerdik rahmetlinin sokak boyunca yükselen sesini, bilirdik ki “Haluk Güzelses” Eşref Atay’ı ziyarete gelmiş, isimlerini anmamızdaki amaç ise onları rahmetle yad etmek içindir.

    Bu şehrin ilk sağlık ocaklarından birisi o küçede açılmıştı, o sokakta her gün şöyle bir ses duyulurdu: “Bağdat’ın kapısın Genç Osman açtı/Kelle koltuğunda üç gün dolaştı” o sesin sahibine biz kısaca “Sofu Arde” derdik, tepeden tırnağa beyaz giyerdi, elinde “çögen”iyle yürüyen bilgisayardı adeta, sorduğumuz da Kurban bayramına kaç ay var? diye o bize bırakınız ayını gününü, saatini bile söylerdi, ramazanlarda iftara ne kadar var, ya da bayrama kaç gün kaldı sorularımızın cevabını ondan alırdık.

    Bütün bunları niye anlattım bilir misiniz? Birisi şöyle bir soru sordu küçede ne vardı ki son yazdığın kitabına “ben küçemi özledim” diye isim bırakmışsın?” bilmiyorum yukarıdan beri anlattıklarımla bir küçeden, sadece bir küçeden birkaç ev ve isim andık, acaba bütün bir Sur içini anlatmak mümkün müdür, olmadığını imzamızı taşıyan: “Sende arıyorum Diyarbakır’ı, Manzum Diyarbakır Hikayeleri, Bibi’nin Diyarbekir feryadı 1-2, Peygamberler ve sahabeler şehri Sevdam Diyarbekir ve nihayet henüz basılmış olan Ben küçemi özledim” kitapları söylüyor ki bunlar sadece bizim imzamızı taşıyor, başta rahmetli Av. Şevket Beysanoğlu olmak üzere, M. Şefik Korkusuz ve diğer yazarların kitaplarını da varın siz kıyaslayın ve bir şairin şu sözünü de hiç unutmayın: “Dicle nehri mürekkep olsa Diyarbakır sevdasını anlatmaya yetmez”..

    Selam ve dua ile.

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen