• Tarihimi tekrar yaşadığım şehirlerdi; Bilecik ve Söğüt

    Tarihimi tekrar yaşadığım şehirlerdi; Bilecik ve Söğüt
    Prof.Dr. Hamdi TEMEL

     

     

    TUBİTAK proje eğitimlerinin piri Prof. Dr. Mustafa Böyükata “hocam Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesinde proje eğitiminde Eğitmen olarak görev almak ister misiniz?” diye teklifte bulununca hiç düşünmeden “evet” dedim. Çünkü yıllardır çok isteyip de gidemediğim ve çok merak ettiğim şehirlerden biri idi Bilecik.

     

    Şehre ilk adımınızı attığınız anda büyüleniyorsunuz. Düşünün Bizans eserlerinden Selçuklu eserlerine, Osmanlı eserlerinden günümüze kadar buram buram tarih kokan bir şehir. Dağlık alanlar ile yeşillikler bir birlerine hemhal olmuşlardı. Gözlerinizi alamayacağınız bir renk tufanı benliğinizi kaplıyor hemencecik. Öğlen ısındığınıza aldanmamak gerekir, akşamları hava birden soğuyor ve üşümeye başlıyorsunuz.

     

    İlk uğrak yerimiz Şeyh Edebali Türbesi. 24 saat Kur’an-ı Kerim okunduğu söyleniyordu ki gittiğimizde biz de Kuran okuyan bir grup gördük.

     

    Şeyh Edebali’nin sözleri öyle anlamlı ve etkili idi ki Ertuğrul Gazi’nin ve Oğlu Osman’ın neden bu kadar önem verdiği ve tecrübelerinden istifade ettiği anlaşılıyordu. Kırşehirli bir veli zat olan Şeyh Edebali iyi bir eğitim almış, tefsir, hadis ve İslam hukuku alanında mükemmel bir bilgi birikimine sahip olmuş ve bilgilerini paylaşmak için Bilecik’te de bir dergâh yaptırmış. Bu dergâhta Osman Gazi’yi çok defa misafir etmiştir. Aralarındaki rüya dilden dile dolaşıyor ve benim de ilgimi çok çekti. Sizlerle paylaşmak istedim:

     

    Osman Gazi, misafir olarak kaldığı bir gecede gördüğü rüya şöyle idi. Şey Edebali'nin koynundan çıkan bir ay geldi kendi koynuna girdi. Göğsünden bir ağaç bitti. Öylesine büyük bir ağaç oldu ki dalları gökleri, kökleri tüm dünyaya sardı. Gölgesi bütün yeryüzünü tuttu. İnsanlar o ağacın gölgesinde toplandılar. Ulu dağlara ve dağların eteğinden çıkan coşkun sulara hep o ağaç gölge etti. Osman Bey rüyasını Şeyh Edebali'ye anlatır. Edebali rüyayı şöyle yorumlar: "Oğul Osman, Hak Teâlâ sana ve soyuna hükümranlık verdi mübarek olsun, kızım Malhun Hatun senin helâlin olsun." der. Edebali'nin bu yorumu üzerine Osman Gazi Malhun Hatun(Rabia Bala Hatun)ile evlenir.

     

    Türbenin girişinde tüm Osmanlı sultanlarının hayat hikâyelerini okuyabiliyorsunuz. Mehter marşı ve o inanılmaz savaşlar ve hikâyeler sizi öyle coşturuyor ki kendimizden geçiyoruz.

     

    İçimin içime sığmadığı an geliyordu. Coğrafya bölümü hocalarından değerli arkadaşım Yrd. Doç. Dr. Taner Kılıç hocamız bizi Söğüt’e arabası ile götürüyor. Devamlı izlediğim ve tavsiye ettiğim tek dizi Diriliş&Ertuğrul sahneleri hafızamda canlanarak oraya gidiyoruz.

     

    Geç saatlerde gittiğimizden dolayı saygı nöbeti tutan askerlerimizi göremiyoruz. Ama türbeye adım attığınız anda sizleri bir hüzün kaplıyor. O zaman ki silah arkadaşlarının kabirleri ve Ertuğrul Gazi’nin türbesi hep bir aradalar. Ruhlarına Fatihalar gönderiyoruz.

     

    Arkadaşımız “Kuyulu Mescit’e gidebiliriz” deyince yatsı ezanı okunması ile birlikte yatsı namazımızı orda eda etmemiz bir oluyor. Söğüt Çayı kenarında bulunan mescit, Ertuğrul Gazi'nin aşiretiyle geldiğinde ilk çadır kurduğu yer olarak rivayet edilir. İçinde kuyu bulunan ve "Kuyulu Mescit" olarak da adlandırılan yapı, 1276 tarihinden önce Ertuğrul Gazi tarafından yaptırılmış, II. Abdülhamit tarafından 1902 yılında aynı temeller üzerine inşa edilmiş ve daha sonraları onarım görmüş” bilgilerine orada ulaşıyoruz.

     

    “Bilecik’te, Osmanlı Devleti’nin ilk mescidi olan Kuyulu Mescit’in kaybolan kuyusu tekrar gün yüzüne çıkarılmış. Söğüt ilçesinde, Osmanlı Devleti’ni kuran Kayı aşiretinin Söğüt’e geldiği dönemde yaptığı ilk mescit olan Kuyulu Mescit, Osmanlı devrinde birkaç defa yıkılınca kuyusu da kaybolmuş. Aradan asırlar geçtikten sonra kayıp kuyu ortaya çıkarıldı. Mescidin içinde olan7 metrederinliğindeki kuyu, çevre düzenlemesi sırasında tesadüfen bulundu. Kuyu, içi temizlendikten ve ağız kısmı onarıldıktan sonra ziyarete açılmış” yazılarına orada ulaşıyoruz.

     

    Aslında Bilecik ve Söğüt’ü iki güne sıkıştırmak olmaz, ama ne yapalım ki akademik görevimiz her şeyin önüne geçiyor. Yemek kültürlerini ve sosyal faaliyetlerini başka bir gezimize bırakıyoruz…

     

    İki gün yoğun bir eğitime başlıyoruz. Karşımızda bir şeyler öğrenmek için çok hevesli ve istekli genç akademik arkadaşlarımız var. Bu konuda Bilecik Şeyh Edebali üniversitesini çok dinamik görüyorum. Eminim çok güzel projeler çıkaracaklar. Bizler anlattıkça soruların ardı arkası da gelmiyor ve çok zevkli bir eğitim gerçekleşiyor. Eğitim sonunda üniversitenin genç ve dinamik rektörü Prof. Dr. İbrahim Taş hocamız ziyaretimize geliyor ve Eğitmen sertifikalarını alıyoruz.

     

    Böyle bir organizasyonda emeği geçen ve bizleri davet eden başta Etkinlik Başkanı Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Taş’a, Etkinlik Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Miraç Alaf ve Arş. Gör. Sümeyye Sınır’a ve diğer ekip arkadaşlarına, misafirperverliğinden dolayı Yrd. Doç. Dr. Taner Kılıç’a ve Eğitmen olarak görev yapan Bozok Üniversitesinden Prof. Dr. Mustafa Böyükata, Erciyes Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Keskin, Bursa Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nalan Akgün

     

    ve Dumlupınar Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hamdi Melih Saraoğlu hocalarıma çok teşekkürlerimi sunuyorum.

     

    Köşe yazımı Şeyh Edebali’nin bir sözü ile bitirmek istiyorum:

     

    Haklı olduğun mücadeleden korkma. Bilesin ki, Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler."

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen