• SEZAİ KARAKOÇ DİCLE VE BAĞDAT!..

    SEZAİ KARAKOÇ DİCLE VE BAĞDAT!..
    Mevlüt MERGEN

    SEZAİ KARAKOÇ

    Nehir denize akar şiir de gönüllere,

    Nağmeler mısralarda sır vermez bülbüllere.

    Amid’li ediplerin son halkası Karakoç,

    Her şiiri bir anıt saygısı bizlere borç!..

    MM

     

    SEZAİ KARAKOÇ DİCLE VE BAĞDAT!..

     

    Bu güzide insana “ziyaret” imkanını sanırım üç yıl önce bir dostun, M. Şefik Korkusuz’un “delaletiyle” ulaşmış ve kendisini yakından görüp konuşmuştum, üzerimde bıraktığı etkiyi hiç unutamıyorum, nasıl ki şiirleri bir “anıt” ise Diyarbekir’in güzel insanı muhterem Sezai Karakoç deyim yerinde ise “tevazu” anıtı idi.

    Her hali ile bir Diyarbekir “efendisi” olduğunu gösteriyordu, bu hali bana cesaret vermiş olacak ki: “üstad resim çekebilir miyiz?” diye sormuştum, cevabında. “resim yok, imza da yok” demişti.

    Okurlarıma Kayapınar Belediyesinin yayınladığı Diyarbekir dergisinden daha önceki yazılarımda söz etmiştim, bu derginin ikinci sayısında “Nurullah Özdem” Karakoç’un “Alınyazısı saati2” kitabının –şiirler 8- bölümünden kendi izniyle yayınladığı şiirini biz de bu izin dahilinde okurlarımıza sunalım istedik:

     

    Ne kadar uzaktık Dicle’den

    Çok yakınında doğmuşken

    Dicle ki aşağılarda köpüklerinden

    Bir şehir doğurmuş Bağdat’tır bu senin ülken

    Bağdat’tır bu kardeşim senin ülken

    Ayın Dicle’ye düşüp toprağa yükselmesi yeniden

    Ayna koparmak boyuna ayna koparmak güneşten

    Senin şehrin benim şehrim ve hepimizin şehri

    Bir nehrin şehri ki bizi yıkamıştır ruh ve beden

    İçimizde akmıştır gece ve gündüz demeden

    Göğdesinde izler benekler taşır Kara Amid Kalesinden

    Yaralar kaplan derisini cam gibi süsleyen

    Gönül yaraları fizikötesinden

    Ve bir şehir ki haber verir

    Gök yaratılmadan önceki gökten

    Zebercet seslerin ev kafesi oluşu

    Diş diş bahçe parmaklıkları gümüşten

    Hurmalar Dicle’nin çiçekleri peygamber armağanı

    Veliler armağanı Bağdat’a doğru gelen

    Boyuna gelen bin yıldan beri

    Bin bin yıl daha öteye giden

    Görmedim Bağdat’ı ne kadar görmek istemişsem

    Bizi mahrum bırakmışlar birbirimizden

    Kendimiz mahrum bırakmışızdır kendimizi kendimizden

    Bağdat ki Kerbela şehitlerinin kanıdır harcı

    İslam uygarlığının başkenti

    Harun Reşit barışı

    İmam Azam adaleti

    Cüneyd’in gözleri

    Geylani’nin gönlü

    Ve Halid’in zikri

    Binbir gece ülkesi

    Binbir gündüz gerçeği

    Fuzuli’nin günü

    Leyli vü Mecnun nefesi

    Ve Hallac-ı Mansur’un kanıyla besli

    Gece meleği

    Yaksam bütün lambaları

    Çağırmak üzere ateş pervanelerini

    Fitili kıssam ışık baharını

    Yanmasın aşıkların yüreği

    Bir aldanışla bir yanışla

    Ulu bir kanışla bir yanışla

    …..

    Ve bir haberci diyor ki: n’oldu Bağdat

    Nerde onu koruyan sur ve perde

    İnsan ki yaşar eserde

    Devrilen her taş benim taşım

    Yıkılan her ev benim

    Taşta suda hurmada

    Kuş boğazında

    Otomobil tekerinde petrol zerresinde

    Her zerrede ölen benim

    Ölen Bağdat benim

    Ve diyor ki haberci

    Yanan ay sönen gün benim

    Çöken akşam gelen geceyim ben

    Neden anlamadın bütün bunları sen

    Ey Badat’ın altın anahtarını küle çeviren

    Her mısraında bir gönül şifresi veriyor üstad Karakoç, hele şu mısralar: “Ve diyor ki haberci/Yanan ay sönen gün benim/çöken akşam gelen geceyim ben” ve bizler Dicle’nin çok yakınında yaşayan bizler o gecenin karanlığında nasıl da yol arıyoruz bu şehrin dar küçelerinin çıkmazlarında? Acaba yanlış mı anlıyorum “gelen gecenin” kıyamet habercisi olduğunu anlarken?

     

    Selam ve dua ile.

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen