• KUR’ÂNÎ AÇIDAN HZ. EBÛ TÂLİB’E ATILAN BÜYÜK İFTİRALAR (2) !!!!

    KUR’ÂNÎ AÇIDAN HZ. EBÛ TÂLİB’E ATILAN BÜYÜK İFTİRALAR (2) !!!!
    Seyyid Hüseyin ZERRAKİ

    KUR’ÂNÎ AÇIDAN HZ. EBÛ TÂLİB’E

    ATILAN BÜYÜK İFTİRALAR  (2) !!!!

     

    Bunlar nerede, Ebû Tâlib nerede? Ebû Tâlib ömrü boyunca böyle işlere bulaşmamış ve her zaman Peygamber’i müdafaa ederek onu korumuştur. Müfessirler de bu konuyu biliyorlardı ve âyetin Ebû Tâlib hakkında olması ihtimali üstünde durmamışlardır. Bazıları yukarıdaki rivâyeti, senedi eksik bir söz olarak kabul etse de, bazıları tam tersini kabul etmektedir. Mesela Taberî şöyle yazmaktadır:

    Âyette bahsedilen şahıslar, Âllah’ın âyetini yalanlayan müşriklerdir ki, insanları Muhammed’e itaatten alıkoyarlar ve kendileri gibi diğerlerini de ondan uzak tutarlardı.

    Taberî daha sonra yukarıda zikrettiğimiz yolla (İbn Hanefiyye, İbn Abbas, Süddî, Katâde ve Ebû Mu’âz) senetleri nakletmiş, bu konudaki başka bir rivâyeti de yazmıştır:

    Âyetten kasıt şudur: Onlar, insanları Kur’ân’ı dinlemekten ve onunla amel etmekten menetmişlerdir.

    Bu rivâyet, Katâde, Mücâhid ve İbn Zeyd’e dayanmaktadır.

    Taberî, aynı kitabın 110. sayfasında ise, âyetin Ebû Tâlib hakknda nâzil olduğunu söylemekte ve Habîb bin Ebî Sâbit’in hadîsini, İbn Abbas’tan duyan birisinden şu şekilde nakletmektedir:

    Âyetin tevilinde tercihe şayan olan yorum şudur: Onlar, insanları Peygamber’e itaatten alıkoyanlardır. Çünkü önceki âyetlerde de Peygamber’e düşman olan, yalancı ve Peygamber’den yüz çevirmiş müşriklerden bir gruba değinilmiştir. O hâlde müşrikler, insanları Peygamber’e yönelmekten alıkoymaktadırlar. Önceki âyetler bu güruhun hallerinden haber vermektedir. Âyetlerin seyrinde, âyetin hitabının değiştiğine dair bir delilimiz bulunmamaktadır. Aksine âyetin öncesi ve sonrası bu sözün doğruluğunu ispatlamaktadır ki âyet, müşriklerden söz etmektedir ve belirli bir kişi ya da grup hakkında değildir. Bu durumda âyetin tevili şöyledir: “Ya Muhammed! Bu müşrikler her mucizeyi gördükleri halde îman etmiyorlar, seninle karşı karşıya gelince münakaşaya giriyorlar ve sana ‘Senin semavî kitap olarak getirdiğin, öncekilerin hikâyeleri ile aynıdır.’ diyorlar. İnsanların nâzil olan âyetleri dinlemelerine engel olup, kendilerini ve etrafındakileri senden uzaklaştırıyorlar. Böylece kendilerini helâk etmekten başka bir şey yapmıyorlar.”

    Râzî ise iki görüş nakletmektedir. Birinci görüş, âyetin insanları Peygamber’e itaatten alıkoyan ve risâletini kabul etmelerini engelleyen müşrikler hakkında; ikinci görüş de âyetin Ebû Tâlib hakkında olduğudur. Râzî şöyle yazıyor:

    İlk görüş iki delil ile daha kuvvetlidir. Birinci delil, önceki âyetlerin hepsinde bu güruhun yaptıklarının kınanmış olmasıdır. İnsanları Peygamber’e îmandan nehyetmeleri de bu âyetlerin hemen ardından gelmektedir. Bu nehyi Ebû Tâlib’in yaptığını kabul etmek mümkün değil, çünkü durum tam tersidir. Ebû Tâlib, Peygamber’e eziyet edilmesine engel olmuştur. İkinci delil ise, âyetin sonunda bunların kendilerini helâk etmekten başka bir şey yapmadıklarının söylenmiş olmasıdır. Bu âyeti, “insanları Peygamber’e eziyet etmekten alıkoyanların sonu helâktır.” şeklinde anlamak doğru olamaz, çünkü böylesine doğru bir iş helâk olma sebebi değildir.

    Eğer “Oysa onlar farkına varmadan sadece kendilerini helâk ederler.” ifadesi, “ondan uzaklaşırlar” ifadesi ile bağlantılı fakat “ondan uzaklaştırırlar” kısmıyla bağlantılı değildir denilirse, bu söz doğru değildir. Çünkü âyette bahsi geçen güruh, Peygamber’in dinini terk ederek, ondan uzaklaşırken, aynı zamanda insanları da ondan uzaklaştıranlardır.

    Allah’ın “Oysa onlar farkına varmadan sadece kendilerini helâk ederler” kelâmı, kendisinden önce zikredilenler ile bağlantılıdır. Bu durumda âyet şöyle okunabilir: “Falanca kimse, falanca kimseyi o işten alıkoymaktadır, o işten uzaklaştırmaktadır. Böylelikle sadece kendine zarar vermektedir.” Aslında bu zarar sadece kendisi için değil, her iki taraf (uzaklaştıran ve uzaklaşan) için de geçerlidir.

    İbn Kesîr, âyetin müşrikler hakkında olduğu görüşünü, İbn Hanefiyye, Katâde, Mücâhid, Dahhâk ve diğer pek çok kişiden nakletmiş ve şöyle yazmıştır:

    Bu görüş, daha uygun ve mantıklıdır. İbn Cerîr (Taberî) de bu görüşü kabul etmiştir.

    Nesefî, Hâzin’in tefsirine hâşiye yazarken, âyetin müşrikler hakkında olduğu görüşünü nakletmiş ve şöyle söylemiştir:

    Bu âyetin Ebû Tâlib ile ilgili olduğunu söylüyorlar. Oysa birinci görüş (müşrikler ile ilgili olduğu) daha mantıklıdır.

    Zemahşerî, Şevkânî ve diğerleri de birinci görüşü nakletmişler ve ikinci görüşün senedini zayıf kabul etmişlerdir. Âtûsî ise, birinci görüşü detaylı bir şekilde açıklamış, ikinci görüşü de zikredip, “İmâm onu reddetmiştir.” diyerek Râzî’nin sözlerini nakletmiştir.

    Kurtubî, En’âm Sûresi 26. âyetin tefsirinde naklettikleri ile farkında olmadan bizim Ebû Tâlib hakkındaki asılsız rivayetleri ortaya çıkarmamıza yardımcı olmuştur. Âyetin nüzul sebebi olarak zikrettiği İbn Zeb’arî olayını ve onu takip eden rivayetleri nereden aldığını, senedinin kime dayandığını, bu rivâyetin naklinde hangi hadîs hâfızıyla işbirliği yaptığını, hangi yazarın kendisinden önce yazdığını söylemiyor. Kurtubî’nin Ebû Tâlib’in şiiri diye naklettiklerinin, Ebû Tâlib’in, İbn Zeb’arî olayında okuduğu şiirler olduğunu kim söylüyor? Bu âyetin nüzûlünü o gün kim rivâyet etmiştir? Âyet ve Peygamber’in bu âyet sebebiyle Ebû Tâlib’i ikaz etmesi ve onun şiirleri arasında ne gibi bir irtibat vardır? Kurtubî’nin “Ey amca, senin hakkında bir âyet nâzil oldu.” uydurmasını, Kurtubî’den önce de sonra da nakleden olmamıştır. Kurtubî, rivâyetinin sonunda kendi tefsirinden başka bir kaynak bulabilmiş midir? Naklettiği uydurma rivâyette Ebû Tâlib için, “ Bukağılara vurulmaktan, şeytanlarla birlikte zincirlenmekten kurtuldu. Yılan ve akreplerin bulunduğu kuyuya girmeyecek.” diyor. Acaba Kurtubî o yılan ve akrep kuyularını, bukağı ve zincirleri kendisi görmüş de, “Ebû Tâlib, Hazret-i Peygamber sayesinde bunlardan kurtulmuştur.” diye onun hakkında böyle uydurma rivâyetler mi nakletmektedir?

    Keşke her güzel rüya gerçek olsaydı! Kurtubî’nin bizim ortaya koyduğumuz deliller ile mahkûm ve mağlûp olduğu aşikârdır.

    2. Âyet: “Cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akrabaları da olsa, müşrikler için af dilemek, Peygamber’e ve müminlere yakışmaz.”

    3. Âyet: “Şüphesiz sen sevdiğin kimseye hidâyet edemezsin. Fakat Allah dilediği kimseye hidâyet eder ve hidâyete erecek olanları en iyi bilen O’dur.”

    Buharî, Sahîh’inde şöyle yazmaktadır:

    Ebu’l Yemân, Şu’ayb’dan; o da Zührî’den nakletmiştir ki Sa’id bin Müseyyeb babasından şöyle rivâyet etmiştir:

    Ebû Tâlib’in vefatı hengâmında, Peygamber onun yanına geldi. Ebû Cehil ve Abdullah bin Ebî Ümeyye bin Muğîre’yi de orada gördü ve şöyle buyurdu: “Ey amca! ‘Lâ ilâhe illallâh’ de ki bu vesile ile Allah’ın huzurunda senin için hüccet getireyim.” Ebû Cehil ve Abdullah bin Ebî Ümeyye şöyle dediler: “Abdulmuttalib’in dininden yüz mü çevireceksin?”

    Peygamber bu konuyu anlatıyor, Ebû Tâlib son sözlerini söyleyinceye dek, bu iki kişi de kendi sözlerini tekrar ediyordu. Ebû Tâlib, “Abdulmuttalib’in dinine...” dedi ancak “Lâ ilâhe illalâh” demedi. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’a yemin olsun ki senin hakkında af dilemem yasaklanıncaya kadar bu işi yapacağım.” Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Akrabaları da olsa, müşrikler için af dilemek, Peygamber’e ve müminlere yakışmaz”

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen