• DÜNYA VE AHİRET İŞLERİNDE BİR PRANGA: HUBB-U CAH

    DÜNYA VE AHİRET İŞLERİNDE BİR PRANGA: HUBB-U CAH
    Nevzat NARÇİÇEK

     

    İstikamet üzere yürümek isteyen, Kuran’ın ve sünnetin düsturlarını hayatında icra etmek isteyen insanların önüne birçok engel çıkar. Bu engeller, kâh insanın nefsini esir eder kâh insanın boynuna bir ilmek geçirir kâh da düşüncelerine pranga vurur. İşte bu engellerin en büyüklerinden biri de hubb-u cah dediğimiz; şöhret, makam, nam salma, bir mevki elde etme gibi dünya hırsıdır.

    Hubb-u cah, bir kanadında ahiret olan diğer kanadında dünya olan (dünyanın, ahiretin tarlası olması cihetiyle) insanı aldatıcı bir his olduğu gibi, sadece kıblesi dünya olan insanlar için de tehlikeler barındıran dünyalık meyildir.

    Birinci grupta yer alan ve dünyayı ahiretin tarlası olarak görüp yüzü ahirete dönük insanlar, bu duygu ile (hubb-u cah ile) aldatılıp yollarından döndürülmek istenir. Gerek cinn-i şeytanlar gerekse de ins-i şeytanlar bu uğurda yoğun mesai sarf ederler. Bu noktada faydalanılan en büyük mekanizma ise zikrettiğimiz, insanın belki de en büyük zaafı olan; insanı şöhrete, hırsa, şan ve şerefe meylettiren hubb-u cahtır. Bu durum, yüzü ahirete dönük olan insanlar için tehlikeli olduğu gibi yönü dünyaya dönük olan insanlar için de tehlikelidir.

    Yönü dünyaya dönük olan insanlar için tehlikeli olması, birçok kötülüğün kaynağı olmasıdır. Aynı şekilde insanların zayıf damarı olduğu için insanları yanlışa yönlendirmede önemli bir etkendir. Dolayısıyla hubb-u cah, ölçüsü olmayan ya da ölçüsü sürekli dünyalık elde etmek isteyen kişiler için adeta boyna geçirilen bir zincirdir.

    Bu zincir ile şan-şöhret, makam-mevki elde etmek isteyen kişiler, istenilen her alana çekilebilir. Bu duygu ya da hırs bazen kendini bir nam ve mevki elde etmek için dışa vururken bazen de insanlar arasında sivrilme hissi ile de ortaya çıkabilir.

    Özellikle toplumda parmakların sürekli kendisini göstermelerini isteyen insanlarda, ya da farklı bir ifade ile bu hissiyatı ve düşünceleri taşıyan insanlarda farklı açılardan kendini gösterir. “Sürekli ben konuşayım”, “benim sözüm dinlenilsin”, “insanların teveccühü sürekli benim üzerimde olsun” vs. gibi düşünceler şeklinde ortaya çıkması ise süreç içerisinde ben merkezli bir kişiliğin doğmasına sebebiyet verir.

    Neticede Ahiret bilinci olmayan, hesap verme kaygısı taşımayan bu histeki insanlar, süreç içerisinde makam, şöhret elde etmek veya dünyanın eksenini kendi etrafında döndürmek (!) için her hali meşru görmeye başlar ve dolayısıyla bu tarz algılara yönelik her türlü vaat bu insanları esir eder. Artık yeni oluşan kişilik perspektifi öyle bir hüviyete bürünür ki, istenilen ve yukarda sıraladığımız mevkileri kazanmak için elde edilmek istenen mevkileri verebilecek mercilerin esiri haline gelir. Bu durum ise, vaziyet neyi gerektirirse onu yapmaktan kaçınmayan insan profili doğurur.

      Diğer açıdan yüzü ahirete dönük insanlar için tehlikeli olmasının nedeni ise, bu zayıf damardan istifade edilerek hesap verme kaygısı taşıyan insanların da ölçüsüz bir hale getirilmesinde yatar. Vaat edilen Şan-şöhret, makam-mevki hırsı cazip olduğundan kişi ölçüleri doğrultusunda, yani Kur’an ve sünnet düsturları ölçüsünde, davranmadığında kişide hubb-u cah hissi kabarır.

    Hissin kabarması ile birlikte insan hırsla bu alanlarda söz sahibi olmak ister ve neticede insan, dünyalık dediğimiz hedeflerine ulaşmak için kendi ego ve nefsine düşkün hale gelerek, tek ölçü olarak kendi nefsini kabul etmeye başlar.

    Başlangıçtaki tek kaygı olan ve belirli ölçüler dâhilinde hareket ederek hesap verme bilinci ile takınılan tavır, zaman içerisinde değişir. Kişi, dünyalık menfaatler ve mevkiler elde etmek kaygısı ile prensiplerinden ve ilkelerinden vazgeçer hale gelir.

    İşte tüm bunlar nazara alındığında kişinin bu tehlikeli alandan uzaklaşması için kendine şunları sorması gerekir: “Benim için adeta herkesi memnun etmeyi gerektiren şan-şeref, makam-mevki için herkesi mi razı etmeye çalışmalıyım?” “Yoksa belirli ölçü ve prensipler dediğimiz Kur’an ve sünnet ölçüleri çerçevesinde yaşayarak sadece asıl memnun edilmesi gereken ve bu memnuniyete tek layık merci olan Rabbimi mi memnun etmeliyim, onu mu razı etmeliyim?” Elbette ehl-i idrak ve ehl-i akıl için muteber ve kabul edilebilir olan şu dur:

    “Evvela Rıza-ı İlahi ve iltifat-ı rahmani ve kabul-u Rabbani öyle bir makamdır ki, insanların teveccühü ve istihsanı ona nispeten bir zerre hükmündedir.

    Eğer teveccüh-ü rahmet varsa yeter.” (Bediüzzaman Said Nursi). Bu hakikat insan için tek gaye ve tek ölçü olmalı. Zira gayrısı fani olduğu için sen onları bırakmasan bile onlar seni bırakıp giderler…

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen