• ŞİİRİ YAZAN MI, YAZDIRAN MI?

    ŞİİRİ YAZAN MI, YAZDIRAN MI?
    Hüseyin ACAR

    ŞİİRİ YAZAN MI, YAZDIRAN MI?

     

    “Şiirin içindeki fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır”

                                        (Paul Valery)

     

    Bazılarının sandığı gibi mısralar duyguların değil,

    Yaşanmış olan acıların, sevinçlerin, hüzünlerin ortak sonucudur.

    İşte tüm bunları yazana Şair, yazılanlara da Şiir deniliyor.

     

    Tek bir mısrayı yazmak için bir şair;

    Çoğu zaman renkten renge, halden hale girer iç dünyasında.

    Bazen, bilinmez yerlerdeki bir yolda bir gezgin,

    Bazen, tanımadığı bir şehirde bir mülteci,

    Bazen, yürek kapısından kovulmuş bir muhacir,

    Ve bazen de, dört duvar arasında sabahı zor eden bir sevdalı olabiliyor.

     

    Bazen bu halleri yazmak ve bilmek de yetmeyebiliyor.

    Şair, kendi penceresinden olaylara yaklaşımıyla herkesin göremediği noktaları görebilmelidir.

    Biri ötekine benzemeyen sayısız aşk gecelerini,

    Aşk ve hasret acısı çeken o delikanlılarının içindeki feryadı figanlarını,

    Doğum sancılarıyla kıvranan kadınlarının çığlıklarını,

    Hasta yatağında ölümü bekleyen o çaresizlerin iniltilerini,

    Ve kısacası hayata bakarken farklı birkaç pencereden bakabilmektir aslolan.

     

    İşte bütün bu duyguları kaleme alırken;

    Şairin yeteneği ve ilhamı mıdır yoksa, şiiri yazdıran olguların olması mıdır?

    Bu tarihten beri süregelen bir tartışma konusudur.

    Aşık Veysel "Güzelliğin on par’etmez Bu bendeki aşk olmasa" derken,

    Başka bir şair de ;

    Her yazının bir yazdıranı vardır. Yazıyı yücelten yazanın etkisidir. diye görüş bildirir.

     

    Bunun yanında, Şairin eşyaya bakışı şaircedir. İlham dediğimiz şey de budur.

    Yoksa manevi bir suflör olarak algılayamayız ilhamı.

    Şair ilhamı yaşamıştır, bir çarpılma, bir beyin kamaşması; ancak şair bundan sonra şiirini daha da şiir kılabilmek için çaba gösterecektir.

    Bunun için Valery: “İlk mısra Tanrı vergisi, sonrası çalışma,” der.

     

    Şiir; ilhamın mayalanmasıdır. Şiirin büyük kısmı alın teridir.

    Yeteneğin olmadığını söylemeyeceğim elbette; şiir yeteneğin üzerine bir çaba ürünü olarak ortaya çıkar.

    Şair duyarlılığı kazanmak için oldukça fazla ter dökmek gerek.

    Şair de diğer sanatçılar da hayatlarını sanatlarına adadıkları, sürekli sanatın alanı içinde bulundukları sürece gelişirler.

    Şiir bayramdan bayrama ziyaret edilen bir yâren değildir.

     

    Bu yüzdendir ki ; şiiri yazanın yanında, yazdıranın olması da birbirleriyle bağlantılı konulardır.

    Gelin hep beraber o meşhur hikâyeye beraber bakalım.

     

    ****

     

    Zamanın birinde ;

    Bir adam çok sevdiği bir kadına şiirler yazar.

    Sonra o kadın ansızın onu terk eder.

    Adam kadının ardından şiirler yazmaya devam eder.

    Daha çok yazar.

    Ve günün birinde çok ünlü bir şair olur.

    Yıllar sonra kadının yaşadığı kente gider ve büyük bir şiir dinletisi sunar.

    Dinleti bittiğinde kadın kolunda kocası ile çıkışa gelir,

    Ve adama ''merhaba'' der,

    Adam onu tanır ama tanımamazlıktan gelerek,

    Adam ona sıradan bir insana bakar gibi bakar.

    Kadın,''beni tanıdın mı ''diye sorar.

    Adam :

    ''Hayır tanımadım'' der.

    ''Nasıl tanımazsın!

    Uğruna şiirler yazdığın kadınım ben.

     Seni şair yapan kadın'' der kadın.

    Adam kadının gözlerine bakar ve şöyle der ;

    ''Keramet sende olsaydı, o koluna taktığın adam da şair olurdu...''

     

    ****

     

    İşte; bu hikayeden anlaşıldığı gibi,

    Şiir var olduğu sürece ve yazıldığı sürece,

    Bu tartışma tarih boyu sürüp gidecektir.

    Şiire de, şaire de sual sorulmaz diyerek;

    Bir dahaki yazımızda görüşmek dileğiyle.

    Şiirle kalın…

     

    Hüseyin Acar

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen