• SILADA GURBETİ YAŞAMAK!..

    SILADA GURBETİ YAŞAMAK!..
    Mevlüt MERGEN

    SILA

     

    Bitmeyen bir hasretin yaşandığı her yerdir,

    Ayrılık bazı zaman ölümden de beterdir.

    Gurbeti sıla yapmak sanki biraz kolaydır,

    Sılada garip olmak hüzün yüklü olaydır.

    MM

     

    SILADA GURBETİ YAŞAMAK!..

     

    Öyle insanlar da vardır ki bir zamanlar iç içe, deyim yerinde ise koyun koyuna yaşadıkları sevgililerini, içinde doğup büyüdükleri şehirlerini, mahallelerini, sokaklarını, hatta evlerini terk edip gittikleri için sevdiklerinden ayrılıp başka diyarlara gidişlerine yanmaktadırlar..

     

    Ama terk ettikleri sevgilide hiç bir hata yok, günah yok, çirkinlik yok, aksine güzellik var, hoşluk var, mutluluk var, görmemiş bunu bazı insanlar, terk edip giderlerken.

     

    Sanırım Diyarbekir'i terk ederken "yaşanmaz artık bu şehirde" diyenlerden söz ettiğimi anlamışsınızdır, işte onların bazıları yaptıklarının yanlışlığını bugün görmüşler, uzaklardaki evlerinde bulamadıkları mutluluğu bırakıp gittikleri Diyarbekir'i kendi haline bıraktıklarını ancak gurbete gidince anlamışlardır.

     

    Kimi şiire dökmüş duygularını, kimi içinde saklamış, kimi arada bir gelip gitmekte bulmuş işin kolayını, bu kolayın içinde de şu zor'u yaşamışlardır O eski sevgiliyi, yani Diyarbekir'i arayıp bulmak isteği içlerini hep kavurmuştur.

     

    İstanbul'a, İzmir'e, Ankara'ya, Mersin'e ve daha bir çok uzak şehre gitmiş bu şehri terk edenler, gittikleri yerlerde arayışlar içine girmişler, yaşayamadıkları kültürel güzellikleri "yaşayabiliriz" zanniyle dernekler, vakıflar kurmuşlar, zaman zaman bir araya gelmişler ve o sevgiliden, o güzel diyardan söz etmişlerdir, çünkü bu şehrin hasreti içlerini yakmaktadır.

     

    Bir araya gelip buluştukları günlerden birinde aralarında şöyle bir söz kesmişler: "Bugün her birimiz bir dörtlükle o sevgiliye olan özlemi ve o sevgiliyi nerede bulacağımız adresi 'mesela mani' formatında dile getirsin"

     

    İçlerinden biri itiraz edecek olmuş bu teklife:

    - İyi ama biz şiiri bilmeyiz, nasıl olacak bu iş?

    Hemen cevap bulmuş bu itirazı:

    - Diyarbekir'li olsun da şair olmasın, bu şimdiye kadar görülmemiş bir şeydir, bir başlayalım göreceksin seninde içinde şairlik vardır, adam bu sözler karşısında itirazını geri çekerken:

    -Öyle ise benim dışımda birisi başlasın ki ben ve arkadaşlarım onu takip edelim, "dert adamı söyletir" derler ya, içlerinden bu derdin kendisini çok söylettiği birisi söz alarak:

     

    Bağrında bedenim can bulan toprak,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

    Yıkılmış "havuş" ta tütmeyen ocak,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

     

    Bu sözleriyle kendisinden sonrakilere "yol" göstermiş olan bu ilk şairden sonra sıra bir başkasına gelmiştir.

     

    Sevgindir kalplerde taşınmaz olan,

    Tarihin, kültürün, sanki kaybolan,

    Bir il'ki içine yüz binler dolan,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

     

    "İtiraf" özelliği de taşıyor bu sözler, öyle ya tarihini, kültürünü kendileri terk edip gitmemişler mi, yerlerine gelen yüzbinler yerleşmemiş mi?

    İtirafın içindedir, o sevgilinin güzelliği, özelliği, bunları belki şu anda içinde yaşayanlar bilemezler ama, uzaktakiler çok daha iyi bilir ve özlemini duyarlar nasıl mı:

     

    Yıkıma inatla direnen surlar,

    Savaşlar, zaferler, haklı onurlar,

    Selçuklu, Osmanlı, hatta Asur'lar,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i..

     

    Derin bir ah çekti söz sırası kendisine gelen adam, bir anda hatırlayıverdi o sevgilinin manevi yüzünü ve şöyle dedi:

     

    "Halvet baba", "Sultan Şüca" türbesi,

    "Şeyh Yusuf", "Kamışlı" "Sa'sa'nın" sesi,

    Mardin kapısında "Gülşen türbesi,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

     

    Unutulur mu o sevgilinin tarihi yapıları, bunların bir kısmını da bir başkası dile getirerek:

     

    Çifte han, Uğur han ve Hasan paşa,

    "Safa" camisiyle, hem "Nasuh Paşa",

    Sinan'ın eseri can "Behram paşa".

    Sende arıyorum Diyarbekir'i. dedi.

     

    Diğer birisi sanki şunu demek istedi, tamam söyledikleriniz hepsi doğru da bu şehrin ünlülerini niye dile getirmiyorsunuz ki, izin verinde onu da ben bir iki isimle anlatayım:

     

    Süleyman Nazif'im, Şair Tarancı'm,

    Amid'in derdiyle büyüyen acım,

    "Anzele"de kilim yıkayan bacım,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i..

     

    Bu şehrin hem dün'ü var hem de bugünü, bu durumda dile getirilmeli değil midir:

     

    "Şehrimdir" diyerek övünen kesim,

    Şanını anarken inleyen sesim,

    Dün'ünü bugüne bağlayan resim,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

     

    Adres vermek de gerekmez mi bu sevgilinin bulunduğu yeri ararken:

     

    Meraklı turistin haritasında,

    Kurnası kurumuş hamam tasında,

    Dünyanın şu kutlu coğrafyasında,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

     

    İnsanlarını, onların sevdiği yemeklerini de saymak gerekir diye düşündü bir başkası, onları da ben anlatayım dedi:

     

    Gavuru gurbette, gavur meydanı,

    Turistin meskeni Deliller hanı,

    "Lebeni" aşının "pahır" kazanı,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

     

    Ve sanat yönü bu sevgilinin, varsın bugün bu sanatlar ve ustaları tarihe gömülmüş olsun, bilinmesi gerekmez mi adres olarak düşünüldüğünde?

     

    Kendi el emeğim, kilerde küpüm,

    Bulursam onu ben kulpundan öpüm,

    Ben gibi çağlayan on gözlü köprüm,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

     

    Bir başkası sanki yarıda kaldı anlattıkları kendinden önceki arkadaşlarının, tamamlamak üzere:

     

    "Sinek bazarı"nda dokunan ipek,

    Kırk düğme içinde giyilen yelek,

    Sarhoşlar geçidi meşhur "hançepek",

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

     

    Bir de birbirlerine seslenişleri var ki bu şehrin insanlarının, neler mi?

     

    "Kekom, dayzam, bibim, bacım, kardaşım",

    Çirik fırınında sönmez ataşım,

    "Beden" de inleyen sert "bazalt" taşım,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

     

    Nehirleri, küçeleri, güzelleri anlatılmalıdır diye düşündü içlerinde genç olan birisi:

     

    Dicle'den, Fırat'a, Ceyhan Meriç'e,

    Bulurum zanniyle gezdiğim küçe,

    Yarimin yüzünü gizleyen peçe,

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

     

    Tabii sadece oradakler değildir o sevgiliyi arayan, daha çokları vardır, kimdir, nasıldır bu insanlar?:

     

    Ben gibi çok vardır seni arayan,

    Yüreği dert küpü, gözü çağlayan,

    Amid sevgisine gönül bağlayan,

    Sende arıyorum Diyarbekir.

     

    Dün vardı, bugün de vardır, yarında var olacaktır, hangileri mi, bir başkasının dilinden?

     

    Var gibi görünen şu "yitik şehir",

    Mührüdür Amid'in "Cami-i kebir",

    Sahabe diyarı başka ne denir:

    Sende arıyorum Diyarbekir'i.

     

    Bu şehri böyle sevgili yapan manevi değerleri sanki tam anlatılmalı idi şimdiye kadarki anlatımlar içinde, birazını da son olarak söz alan kişi söyledi:

     

    Türbeler, camiler, hamamlar, han'lar,

    Fedadır uğruna dökülen kanlar,

    Ashab camisinde şehid sultanlar,

    Sizde arıyorum Diyarbekir'i.

     

    Böylece bitirdiler aradıkları sevgiliyi anlatan mısralarını, bir dahaki toplantılarında kendilerini nelerin kandırdığını, o sevgiliyi neden bırakıp gittiklerini anlatmak üzere söz kestiler ve ayrıldılar.

     

    Zikret Allah adını başladığın her işte,

    "İhlas" libası giy, hayır yok gösterişte!..

     

    Selam ve dua ile

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen