• KUTSAL YOLCULARIN DÖNÜŞÜ!..

    KUTSAL YOLCULARIN DÖNÜŞÜ!..
    Mevlüt MERGEN

    SÖZÜN ÖZÜ

    Allah için atılan her adımı kutsal bil,

    Gayri yolun adımı insanı eder sefil.

    Ölüm olsa sonunda orda düşen şehittir,

    Şehitlerin cümlesi kahramandır, yiğittir!..

    MM

     

    KUTSAL YOLCULARIN DÖNÜŞÜ!..

     

    Söyleşilerimizde ağırlıklı olarak geçmişte yaşadıklarımızı içine katarak Diyarbekir’den söz ediyoruz, çünkü ısrarla söylediğimiz sözdür “biz bu şehre sevdalanmışız” aşıkların ağzında tekerlemedir sevdiklerinin isimi, tıpkı Mecnun’un sürekli “Leyla” demesi gibi, okurlarımız bizi mazur görsünler, “ideolojik” olarak bir bağlantımız, saplantımız yok, böyle olduğu içindir ki “referansımız” önce “İslam” sonra Diyarbekir’dir”

    Diyarbekir’in taşından toprağından öte manevi yapısıdır bizi sevdalandıran, haliyle taşına toprağına da dokunuruz söyleşilerimizde, şiirlerimizde, gerçek aşkı yaşayanlar bilirler sevdiklerinin üzerindeki elbiseler bile onlar için “kutsal”dır, çünkü o elbise ona çok yakışmış, güzelliğine güzellik katmıştır, bunca söz sanırım meramımızı anlatmaya yetmiştir.

    Hac’ca yani kutsal topraklara gitmek bu günkü kadar “kolay” değildi, çeşitli zorlukları vardı, bu zorlukları aşanlar ancak gidebilirdi, biz yakın tarihin hac yolcularından biraz söz etmek üzere yola çıktık, önce kimlerin bu yola çıkacağı bilinirdi, çünkü herkesle “vedalaşmak, helalleşmek” vardı, dönüşleri özlemle beklenirdi, o özlemi de en çok hacının aile efradı çekerdi, küçe kapısının üzerine bir ayet yazılı levha “monte” edilirdi, çünkü bilinsin ki bu ev bir hacının, dolayısıyla ekonomik durumu iyi olan bir Müslümanın evidir, sıkıntısı, takıntısı olan bu kapıyı çalabilir. Sur içinde gidilebilir yerlere giderseniz hala o kapılardan bazılarını görebilirsiniz,

    Hacılar ezanla, tekbirle yolculanır, dönüşlerinde ise “kurban” kesilerek karşılanırdı, o kurban etiyle yemek yapılır, “mevlid” okutulur, eş, dost, hısım akraba herkes çağrılırdı o yemeğe, Ulu caminin kapısındaki fakirler illa ki o sofrada oturtulurdu..

    Hac ibadetini yapmış “Arafat” dağında anasından doğmuş gibi ak-pak olmuş olan hacı üç gün boyunca evden çıkmaz, “Medine entarisini giyer, geldiği yerlerin kokusunu, heyecanını taşırdı böylece gözlerini ve avucunun içini öpmeye gelenlere, her evde mutlaka bulunurdu “hac takımı, bu takımın fincanları içinde “zemzem” ikram edilir, Diyarbekir’in Muhammedi güllerinden özel olarak çıkarılmış gül suyu serpilir, sehpanın üzerindeki hurmalara buyur edilirdi ziyaretçiler, hac yolculuğu “ticaret” amaçlı olmadığı için de hediyeler daha ziyade “tespih, takke ve misvak” olurdu.

    Sonradan tedavüle girdi, “çarşıyi şewitinden” alınmış seccadeler, naylon tespihler, gümüş aldatıcı yüzükler vs. tespihlerin imamesine yerleştirilmiş küçücük bir fotoğrafta Kabe ve Medine görülürdü, O günden bu güne hediyelik eşyaların hiç birisi Suudi Arabistan’da mal edilmedi, genellikle “Çin” malı olurdu bu hediyelikler, daha sonra Türkiye’den de gitmeye başladı seccadeler, tespihler ve bazı eşyalar…

    Derler ya “sabreden derviş, muradına ermiş” diye, Rabbim bizi muradımıza 1998 yılında erdirdi, orda geçirdiğimiz bir aylık zamanı “yaşanmış” olarak mütalaa ettik ve geçen bütün ömrümüzü “yok” saydık, bilmiyorum şimdi henüz o kutsal yolculuktan dönmüş olanlardan kadim dost, güzel insan “Fatih Yılmaz” bey de orda geçirdiği otuz sekiz günü bizim gibi mütalaa etti mi?…

    Fatih Yılmaz kutsal yolculuğa çıkarken bize “veda” etmiş, biz de kendisine bu köşede “hayırlı yolculuklar” dilemiştik, şimdi dönüşünü yaptı ve “hoş geldin güzel insan” diyoruz, Rabbim sizin ve bütün hacılarımızın bu yolculuğunu kabul etsin, Arafat’ta bizleri de içine kattığınız dualarınızı devamlı kılsın, Rabbimiz gitmeyenlere acilen, gidenlere tekraren nasip etsin o kutsal yolculuğu!..

    Selam ve dua ile.

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen