• İNANÇ TURİZMİ PATLAMASI OLUR MU?..

    İNANÇ TURİZMİ PATLAMASI OLUR MU?..
    Mevlüt MERGEN

    TURİZM

    İnsanlar gezip görsün, hep kutsal mekanları,

    Yaşar iken her yana nur saçan insanları.

    İlimizde hayli var şanı yüce nebiler,

    Her birisi bir sultan sayısız sahabiler!..

    MM

     

     

     

     

    TESBİT: Peygamber ve Sahabe”nin yaşadığı il'deyiz,

    Irak düştük onlardan, sanmayın "dahil"deyiz!..

    “Ben Küçemiz Özledim’den”

    Olur mu olur, olmaz demeyin!..

     

    (Önemli Not: şu andaki düşüncem bu şehirde inanç turizm patlaması olmayacağı yönündedir, bu konuyu bir başka gün dile getirmek üzere sözü tekrar devam ettiriyorum)

     

    "İnanç turizmi" deyip de başta İstanbul gibi, Ankara gibi, Bursa gibi, Konya gibi, hatta Şanlıurfa gibi büyük şehirleri nazarı itibara almayınız Diyarbekir cami ve mabetlerini görmek istediğinizde, çünkü hem "hüzün" duyguları kaplayacak yüreğinizi, hem de isyan edeceksiniz, kabullenemeyeceksiniz bir türlü, 27 Sahabenin medfun bulunduğu o mütevazi mekanla, sadece bir "Veli"nin adını taşıyan ve çevresi güzellikler harikası olan herhangi bir mabedin bulunduğu bildiğiniz şehirlerle kıyasladığınızda..

     

    Türkiye'nin "inanç turizmi haritası"nda yer alan kutsal mekanların hiç birisinin çevre durumu Diyarbekir'deki Sahabeler Camisi ve sur içindeki diğer mabetler kadar iç burkucu değil, hüzün yaşatıcı değil, de şu soruyu ister istemez önce kendinize, sonra bu şehrin yöneticilerine ve dolayısıyla hemen ilgili ilgisiz her kuruluşa sorarsınız: "Bu ihmalkarlığın sebebi ne, bu değer bilmezlik niçin, bu güzelim mabetlere sırt çevirmenin onları "flu" görmenin, hatta hiç görmemenin haklı bir nedeni olabilir mi?"

     

    Ankara'dan henüz gelen birisi Hacı Bayram Veli Camiini ve çevresini günlerce anlatıyor da bitiremiyor kendisini dinleyenlere "anlatmakla olmaz görmelisiniz" diyor, Bursa Ulu Camiinde bir vakit namaz kılan birisi de öyle diyor: "görmelisiniz", Şanlıurfa komşu ilimiz, zaman zaman içimizden gelen isteğe uyarak "görmeye" gidiyoruz o güzelim "balıklı göl"ü, çevresindeki mabetleri, kabristanları topluca çevre güzelliğini, bu şehre girerken kocaman bir levhada "peygamberler şehrine hoş geldiniz"i okurken Diyarbekir'e girenlerin böylesi bir levhayı okuyamadıklarını da görüyoruz, çünkü böyle bir levha yoktur, üstelik Şanlıurfa'da "peygamber mezarları yoktur ve Diyarbekir'de mübarek cesetleri dahi görülmüş, hatta elle dokunulmuş iki tane peygamberin kabr-i şerifleri vardır.

     

    Diyarbakır'a gelip de geri döndüğünüzde "görmelisiniz (!)" denecek o kadar çok mabedimiz var ki, biz sadece bu "görmelisiniz"i negatif anlamda kabul ediyoruz, bu kutsal mekanların hiç birisinde, ama hiç birisinde gezilecek, görülecek bir çevre güzelliği yok, aksine çevre kirliliği var, hele hele Sahabeler Camisinde "çevre" denecek bir alan bile yok, olan o civardaki seyyar satıcıların yerlere attıkları çöplerle oluşturdukları kirliliktir, yanlış anlaşılmasın "Allah muhafaza" diyeceğim eğer bir anda Diyarbekir'de "inanç turizmi hareketliliği" olsa ve bu mabetlere, özellikle "Sahabeler Camisi"ne insanlar doluşmaya başlasa burada onlara nasıl "saf" tutturacağız hakkın huzurunda?

     

    Asırlardır böyle gelmiş, böyle gitsin diyeceğim ama, böyle gelmemiş ki böyle gitsin, tarihi kaynaklar bu mabedin çevresinde bir zamanlar tam yedi tane mabedin bulunduğu bilgisini veriyor bizlere.. Yine hatırlatalım, Başbakan Binali Yıldırım Sahabeler Camisinin çevresinin düzeltileceğini söyledi..

     

    Dert adamı söyletir, bizim derdimiz budur canlarım, acizane "modern" Diyarbakır'ın "maddesi" hiç mi hiç ilgilendirmiyor bizi, onunla zaten yeteri kadar ilgilenenler var, biz "manevi" yapısıyla ilgileniyor ve onu anlatmaya çalışıyoruz, "sahiplenmek" ne haddimize?

     

    Herkesin işinin başından aşkın olduğu bugünkü ortamda belki "işgüzarlık" olarak da görülebilir bizim söylediklerimiz, yazdıklarımız, şurası da bir gerçektir ki "hayat devam ediyor" insanlar sadece maddeye bağlı değiller, maneviyat büyük bir yer tutuyor o devam eden hayatın içinde, insanlar az da olsa bu şehre başka şehirlerden geliyorlar, işitiyorlar bu şehrin manevi zenginliğini ve yerinde görmek istiyorlar, Sahabeler Camisini, Ulu Camii, Behram Paşa ve diğer Camilerini, tabii kiliselerini de ziyarete gelenler var, onların da çevreleri iç açıcı değil, yalnız "sahiplenme" söz konusu olduğunda sanki kiliseler camilerden daha çok nasipli..

     

    Yalnız Sahabeler Camisi ve çevresi değil olumsuzluk sergileyen, siz hiç "Mimar Sinan"ın çıraklık devresi eserlerinden olan "Behram Paşa" yani Bayram Paşa camisinde cuma namazı kıldınız mı, o mabetteki şaheser mimari güzelliğe hayran kaldınız mı?

     

    Melikahmet Camisinin minaresinin tıpkı Edirne'deki Selimiye Camisi minaresi gibi çift merdivenle aynı anda çıkılabilir olduğunu ve camisinin de "Mimar Minan" imzasını taşıdığını öğrendiniz mi?

     

    Diyarbakır'ın "sembol"lerinden birisi olan dört ayaklı minare ve yanındaki Camiye ne zamandan beri gitmişliğiniz yok, küçük fakat o derece güzel bir mabettir "Şeyh Mutahhar Camii" siz bakmayın bu camiye halkın "Şeyh Matar Camii" demesine, "mutahhar" yani temiz olan, temizliği seven, maddi ve manevi temizliği öneren bir zattır bu camiye adı verilen kutlu kişi..

     

    "Safa" Camisinin sadece minaresi değil gönle safa yaşatan, bu camide büyük İslam Alimi "Muslihiddin-i Lari" gibi bir zatın makberi bulunmaktadır, hangisini sayayım bilmiyorum ki çevresi "felaket" derecede kirli olan bu mabetlerin hangisini sayacağımı bilemiyorum..

     

    "Ali Paşa" Camiine en son bir cuma günü gitmiştim, Arapşeyh'ide yine bir Ramazan akşamı ziyaret etmiştim, Nasuh Paşa ve İskenderpaşa'yı da öyle, sağlık şartlarım müsait olsa inanınız "sur içi"ndeki on altı tane minareli "tarihi" camiye dün'ü bugün'e taşıdıkları için "çevre" düzensizliklerine bakmaz hergün gider onları ziyaret ederdim.

     

    Biz bu şehrin içinde yaşayanlar olarak bu mabetleri görmek ve ziyaret etmek arzusuyla dolup taşarken neden uzaklardan gelenlerde bu arzu ve iştiyak olmasın?

     

    Dert adamı söyletir derler doğrudur, bizde "söyledik" derdimizin dışa vurmasını arzulayarak!..”

    Not bu yazı: Yıllar önce yazılmış ve “ben küçemi özledim” kitabında yer almıştır, şöyle de denebilir, “hükümsüzdür” ancak kıyaslama yapacaklar için yararlı olabilir.

     

    Selam ve dua ile.

    T E B R İ K

    Okurlarımın mübarek “Reğaib” kandilini tebrik eder, bu gecenin bütün İslam alemine, özellikle ülkemize ve milletimize hayırlara vesile olmasını dilerim.

     

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen