• HAYALPERESTLERİN ÜRÜNÜDÜR DİZİLER!..

    HAYALPERESTLERİN ÜRÜNÜDÜR DİZİLER!..
    Mevlüt MERGEN

     

     

    SÖZÜN ÖZÜ

    Pehlivan hikayesi artık para etmiyor,

    Seyircinin zamanı dizilere yetmiyor.

    Ne kadar “kanal” varsa o kadar dizisi var,

    Bölümlere bölünmüş yalanın incisi (!) var.

    MM

     

    HAYALPERESTLERİN ÜRÜNÜDÜR DİZİLER!..

     

    Televizyon yarım asırdır hanelerimize bir girdi deyim yerinde pir girdi, günlük yaşantımızın olmazsa olmazı oldu, önceleri bir iken binlere çıktı, günün yirmi dört saati yayın yapmaya başlandıktan sonradır ki izleyicisini meşgul edecek “konu” arayışı başladı ve kiminde “belgesel” kiminde “magazin”, kiminde “haber” ön plana çıktı ve kimi de “dizi” yayınlamakta buldu çareyi, önceleri ithal edilen “pembe” diziler günümüzde yerini “yerli” dizilere bıraktı

    Sanki bir sıçrayış yaşandı televizyon yayıncılığında ve yerli pembe diziler önce ithal edilirken şimdi “ihraç” edilmeye başlandı, nedense insanlar her gün “baklava” yeseler usanırken, her gün dizi seyretmekten usanmaz oldular, bu durum yeni bir kültür akımı başlattı ve geçmişe sanki sünger çekilir oldu, yaşam şeklimiz değişti.

    Eskiden İstanbul Bab-ı Ali’de basılan “büyük” gazetelerin okuyucusunu başka gazetelere kaptırmamak için “pehlivan tefrikaları” vardı, her gün bir bölümünü neşreder, sonunda “mabadı var” yahut “arkası yarın” diyerek okuyucusunu kendisine bağlardı, en çok “pehlivan” tefrikaları okunurdu bu gazetelerde, günümüze geldiğimizde gazeteler “ulusal” olarak yine yayınlanıyor ancak tefrikaları yok, sadece dizileri tanıtan televizyon programları yer alıyor.

    Diziler ise günlerce, haftalarca değil, aylarca sürüyor ve bir dönem bittikten sonra ikinci dönem tekrar başlıyor ve rakam olarak bazılarının binleri bulduğunu söyleyebiliriz, bir roman ne kadar uzun olursa olsun bir kaç saat içinde okunabilirken dizileştirildiğinde lastik misali çekilerek uzadıkça uzatılabiliyor ve burada “senaristler” daha doğrusu “hayaller” devreye giriyor, hayaller ise “sınır” tanımıyor, hala kitaplığımda durur: “Muhayyelatı Aziz efendi” kitabı, aynen onun misali hikayeler yaşanıyor dizilerin içinde, bu dizilerin “kontrolü” yok, sadece izlenme oranları açıklanıyor, bazı diziler izlenme rekoru kırıyor, diğerlerine fark atıyor, diğerleri o farkı kapatmaya çalışıyor, ancak izleyicinin üzerinde nasıl bir etki bırakıyor, toplumun geçmişle bağlantısı daha mı sağlamlaştırılıyor, daha çok özünden koparılıyor mu?

    Yoksa dizilerle senaristlerin hayal gücü kullanılarak “moda” algısı altında “sosyal hayat” mühendisliği mi yapılıyor, gençler hangi aktöre daha çok kendini benzetmeye çalışıyor, hangi aktristin kostümü günün modası oluyor, magazin gazeteciliği ile bu haberler meraklılarına ulaştırılıyor, bu arada bazı “tarihi” dizilerde yok değil, mesela TRT 1’de yayını hala devam eden “Payitaht Abdülhamit” dizisinin başladığı günlerde izledim, ancak sanki bu Osmanlı padişahının 30 yıllık padişahlık hayatı aynı yıl sayısı kadar yayınlanacak, “muhayyelatı Aziz efendi” benzeri bir hal alınca “tadında” kalsın dedim hepsi o kadar, şimdi izlemiyorum, kitaplığımda “Ulu Hakan Abdülhamid” kitabı var, onu okuyorum.…

    Başta öğretmenler olduğu halde toplumda okuma alışkanlığının yok olmaya başlamasına rağmen okumayı severim, sürekli yayınlanan diziler “kitap” gibi düşünülürse benim yerime okunmasına, yani izlenmesine bir şey demem, yeter ki okunan “gerçekçi” olsun, “pozitif” bir mesaj versin insanlara, gayri meşru ilişkiler meşrulaştırılmasın, diziler ve diğer bütün yayınlar zararlı değil, yararlı olsun, bu gün gelinen noktada “internet” televizyon kanallarını da solladı ulusal gazeteciliği de, böylece insanlar günün birçok saatini ekran başında geçirmek zorunda kaldı, görelim bakalım “tatlı yalanlarla, afili aşklarla, yasak elmalarla beslenen diziler nereye kadar götürecek izleyicilerini?

    Selam ve dua ile

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen