• BİZDE Mİ “MUHTAR” OLSAYDIK?..

    BİZDE Mİ “MUHTAR” OLSAYDIK?..
    Mevlüt MERGEN

    MÜHÜR

     

    Kimde “mühür” var ise, bil ki “Süleyman” O’dur,

    O hemi de “muhtardır” dertlere derman O’dur.

    Arayanlar buluyor asrın “Süleyman’ını”

    Gönlünün ışığını, derdinin dermanını!..

    MM

     

    BİZDE Mİ “MUHTAR” OLSAYDIK?..

     

    Şunu sözün başında belirmemiz gerekir ki, bizim ne muhtarların, ne de daha başkalarının makamlarında gözümüz yoktur, “biz de mi muhtar olsaydık” sözümüzü şu sebepten söylediğimizi de herkes bilsin isteriz: Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduktan sonra beş tepedeki “külliyenin” en çok ağırladığı konukları muhtarlardır, dört yüzer kişilik gruplar halinde gittiler çağrıldıkları külliyeye, orada Cumhurbaşkanını yakından gördüler, kimileri maruzatlarını yüz yüze arz etme imkanı bulduktan sonra “seslerini” duyurarak döndüler mahallelerine, köylerine…

     

    Oysa biz, 2005 yılından beridir sesimizi duyuramadık ne Cumhurbaşkanına ne Başbakana ne de bu şehrin milletvekillerine, ve dahi diğer devlet büyüklerine, hatta gün geldi sesimizi Valilere bile duyuramadık, makamlarına “davet” edilip gittiğimizde sadece “okunduğumuzu” öğrendik ve yine sadece “umutlandık” sesimiz duyulacak diye.

     

    Bir zamanlar bu şehirde de yaşamış olan ünlü şair ve fikir adamı “Şeyh Sadi-İ Şirazi” der ki: “Ey oğul devlet adamlarına fazla yaklaşma, zira onların ateşi seni de yakar” bu nasihati hep aklımızda tutmuş olsak da yine de diyoruz: “Biz de mi muhtar olsaydık?” diye.

     

    Çünkü “muhtar” olsaydık, külliyeye çağrıldığımızda elimizde, kolumuzda “dosyalarımız” olmaz ama yazdığımız “kitaplarımız” olurdu, bizim yerimize onlar konuşur ve böylece sesimizi duyurmuş olurduk, bunu başardığımız zaman ise gözler daha çok döner bu şehrin üstüne, tarihi, kültürü daha ciddi bir şekilde araştırılsın istenirdi.

     

    Bazı işler “zor” gibi görünse anlaşılması ve gereğinin yapılması “imkansız” değildir, mesela bu şehre gelmiş daha bir çok sahabenin izine rastlamak da zor değil hatta kolaydır, zira “Ukayl b. Ebi Talib” Çarıklı köyündeki o “taştan kaftan” türbesinde deyim yerinde ise “keşfedilmeyi” beklemektedir, bu zat

     

    için bir ara sesimizi duyurur gibi olduk, Valimizin davetini bekledik o türbeye gitmek için, 2011 yılında “tescil” edilmiş olan o türbeye gitmek için Sayın Valimizden bir türlü davet gelmedi, onun için diyoruz: “Biz de mi muhtar olsaydık?” diye?..

     

    Ve biz “muhtar” olsaydık, külliyeye çağrılsaydık orada sesimizi duyurur, iki asır önce Süleyman Nazif’in babası Sait Paşa’nın yaptırdığı tarihi namazgahın nasıl yıktırılarak yerle bir edildiğini, duvarındaki kitabenin bile akıbetinin bilinmediğini söylerdik.

     

    Şunu itiraf etmek durumundayız, bizim gibi bir yerel gazetede “köşe yazarı” olmaktansa bir köye, bir mahalleye “muhtar” olmak çok daha “ses” duyurucudur, yanılıyor muyuz yoksa?

     

    Selam ve dua ile.

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen