• BİR DE “ROMAN” ANLATSIN SEVDAM DİYARBEKİR’İ!..

    BİR DE “ROMAN” ANLATSIN SEVDAM DİYARBEKİR’İ!..
    Mevlüt MERGEN

    HÜLASA-İ KELAM

    Şiir ve Diyarbekir bir de anılarım var,

    Ne kadar yazdı ise hiç bitmedi bu diyar.

    Bir de sözlü anlattım, radyo ve ekranlarda,

    Sesimi yansıtmadım sadece meydanlarda!..

    MM

     

    BİR DE “ROMAN” ANLATSIN SEVDAM DİYARBEKİR’İ!..

     

    Yine merhum Cahit Sıtkı’yı anarak söze başlayacağım, şairimiz: “geç anladım taşın sert olduğunu” diyor bir şiirinde, 77 yıllık ömrümüzün tamamına yakını bu şehirde geçti, balıkların içinde yaşadıkları suyu bilmedikleri gibi biz de içinde yaşadığımız bu şehri bildik ama sanki bilmedik, bizden öncekilerin “tevazu” yolunu tuttuk, “reklam” sandık ki sadece ticari amaca hizmet ediyor, oysa şehirlerin de “reklama” ihtiyaçları varmış, bunu anladığımız zaman “geç anladık taşın sert olduğunu” demek noktasına geldik.

    1953 yılı benim için milattır, çünkü o yılda yaşıtlarım mekteplere giderken ben “çırak” olarak başladım matbaacılık mesleğine, elim kalem tutunca yanlış-doğru yöntemini kullanarak şiirler karaladım, bazıları yayınlandı yerel ve ulusal gazetelerde, okuma sevgisi bana yazmayı da sevdirdi, ne zamanki 2005 yılı oldu, emekliler zümresine katılmakla ticaret hayatına da atıldım ve boyumun ölçüsünü aldım ticaret yaparken, nasıl ki 1953 yılında “Demokrat Yeni Yurd” gazete ve matbaasına girmiştim, aynen öyle 2005 yılının mayıs ayında yine “Yeni Yurt” gazetesinde idim 27 Mayıs günü bir başladım “bila ücret” yazmaya ve bir daha bırakamadım önceler “daktilomun” daha sonrasında bilgisayarımın klavyesini…

    Çünkü bu şehrin sevdası bırakmıyordu beni, o sevdanın “getirisi” oldu “sende arıyorum Diyarbekir’i” ilk “şiir” kitabım,”manzum Diyarbekir hikayeleri” ikinci şiir kitabımdı, nedense “bibim” olmadığı halde feryatlarımı onun feryatları imiş gibi “bibi’nin diyarbekir feryadı” diye yazdım, hemen tükendi ve ikinci kez basıldı, sevdamı paylaşan okurlarımın yakın ilgisi “peygamberler ve sahabeler şehri Sevdam Diyarbekir” dedirtti dördüncü kitabıma isim olarak, bu son olsun dediğimde ise “ben küçemi özledim” başlığı altında yayınlandı ve hemen tükendi.

    Sözü şuraya getirmek istiyorum, Dyarbekir sevdasını14 yıldır çeşitli yerel gazetelerde, 10 yıla yakın bir süre TRT Gap radyosunda, daha başka televizyon ve radyolarda gah şiir olarak, gah anılarımı katarak anlattım, ancak bu şehir bu şehrin anlatılmayla bitmeyecek ve tek kelimede özetlenebilecek “kültürünü” dile getirmeye çalıştım, yine bu şehrin tanıtımı için Ankara’ya, İzmir’e, İstanbul’a, Elazığ ve Malatya’ya gittim, buralara davet edildiğimde yaşayacağım yolculuk yorgunluğunu olduğunu hiç önemsemedim, çünkü benim için önemli olan bu şehir idi, gittim çağrılırsam yine de giderim.

    Konu başlığımızda ne dedik “bir de roman anlatsın sevdam Diyarbekir’i” önceleri bazı hikayelerden cesaret alarak “uzun soluklu bir hikaye” olan “roman” yazmaya karar verdiğimde önceleri “beceremem” diye bir duyguya kapıldım, daha sonra “beceremesem de “denerim” dedim ve denedim, ortaya 174 sayfalık uzun soluklu bir hikaye çıktı, adına da “On gözlüdür gamzedeler köprüsü” dedim, bir bölümü yaşanmış olan bu hikaye 1910 ve daha sorası yıllarda on gözlü köprüde başlar ve yine on gözlü köprüde biter.

    Romandaki aktörlerin hemen hepsinin bir çeşit “gam” ve kederi olduğu için “on gözlüdür gamzedeler köprüsü” adını verirken bir annenin “yakışıklıdır benim oğlum” demesi gibi düşündük, ancak bu romanın basılabilmesi için okunup “onay” alması gerekiyordu, bu onay için D.Ü. Eğitim Fakültesinin kapısını çaldığımızda “Doç. Dr. Ahmet Tanyıldız’ı’” bizi sever gördük ve “sayın hocam sizin onayınız gerekiyor” dedik, hocamız romanımızı baştan sona okuduktan sonra bize onay verdi, layık olmadığımız iltifatlarla o onay yazısı şöyle:

     

    “Diyârbekir…Her dînin ve her medeniyetin güzide şehri… Asırların nakış gibi işlendiği muhteşem surlarıyla, coğrafyanın kaderini her dem bize hatırlatan boz bulanık nehriyle, asalet ile kederi aynı yüz çizgilerinde taşıyan insanıyla bir başka dünyadır bu şehir.

    Diyârbekir’in kuvvetli kalemlerinden Mevlüt Mergen, bu kitapta şehrin can yakıcı hikâyelerinden birini sadırdan satırlara taşıyor. Bir asır önce Malazgirt’ten hicretle başlayıp Cumhuriyet dönemine uzanan heyecanlı bir serüveni okuyucuya sunuyor. Her devri ayrı bir macera olan Diyârbekir’in üzeri küllenen zamanlarından birini bugünün insanıyla buluşturuyor.

    Eserde köprünün başında Diyârbekir macerasına başlayan babaların ve yine köprünün başında yeni hayatına başlayan oğulların, yani gam-zedelerin öyküsünü Mergen’in nefis üslubuyla okuyacaksınız. Hicret gamıyla derde düşmüş Selahaddin’in elemine üzülecek, Alpaslan ile Necibe’nin vuslatına sevineceksiniz.

    Diyârbekir üzerine çok şey söylendi, çok şey yazıldı elbette… Ama bu eserde de görüleceği üzere ehl-i kalemin Diyârbekir’e dair söyleyecek bir şeyleri hep vardır, olacaktır.

    Doç. Dr. Ahmet TANYILDIZ”

    Sözün başına dönecek olursak, doğup büyüdüğümüz bu şehre karşı “vefa” borcumuzu ödeyebilmek adına bir çok “platformda” yazdık, konuştuk, ancak istedik ki bir de “roman anlatsın sevdam Diyarbekir’i, bu istekle ”roman” olarak vücut buldu “on gözlüdür gamzedeler köprüsü, ne şiirde iddiamız var, ne yazarlıkta ve ne de romanda, sadece bu şehre sevdalanmak iddiamız var, hepsi bu kadar!..

    Selam ve dua ile.

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen