• YİNE ESKİ KIŞLAR VE CAMİ-İ KEBİR!..

    YİNE ESKİ KIŞLAR VE CAMİ-İ KEBİR!..
    Mevlüt MERGEN

    SÖZÜN ÖZÜ

    Koca mabet ayakta eskisinden bakımlı

    Ziyaret edenlerin azı “turist”  çalımlı.

    Bakım üste çıkınca ruhaniyet gizlendi,

    Ulu Cami geçmişi gönüllerde özlendi!..

    MM

     YİNE ESKİ KIŞLAR VE CAMİ-İ KEBİR!..

                                                                                                               

    “Seksene merdiven dayadı ömrüm” bu sözü son günlerde sık sık kullanmaya başladım, işte o ömür sürecinin içinde geçen günleri ve o günlerde yaşadıklarımızı, yaşarken gördüklerimizi unutamıyoruz, söze bir yerden girmek gerektiğine göre biz de o sözü “malzeme” kabilinden kullanır olduk, daha önce “eski kışlar eski kışlar” dedik ve bu şehrin eski kışlarından bazı enstantaneleri fotoğrafsız göstermeye çalıştık, okurlarımızda yazdıklarımızı “okur” gibi gördüler.

    “Keşke” nedamet ve özlem yüklü bir sözdür, keşke o zamanlar bir fotoğraf makinemiz olsaydı da resimlerini çekseydik, Anadolu’da emsali bulunmayan bu mabedi 29 yıl öncesine kadar hemen her gün ziyaret ederdim, çünkü yaşadığım eve öylesine yakındı ki müezzin çıplak sesle ezanı okurken ben dinlerdim, hoparlör yoktu, bir şeye hayret ederdim, müezzin ezanı okuduktan sonra anında aşağıya gelir, sünnet namazını kılar ve kamet getirirdi ki bu iş saniyeler içinde gerçekleşirdi, o ne süratti Allah’ım?

    Kış mevsimi gelmeden yakacak meselesini cemaatten birileri çözerdi, tıpkı şehir evlerindeki gibi “meşe odunu” yeterli miktarda alınır bir yere istiflenir ve soğuklar başladığında ise sobalar kurulurdu, bir tek soba o koca mabedi ısıtamazdı da üç yere kurulurdu sobaya dönüştürülmüş bidonlar, her sobanın yanında da kocaman bir mangal bulundurulurdu ki yanan ateşi onun içine çekilirdi, yalnız eller mi ısıtılırdı o sobaların yanında veya o mangalların üzerinde?

    Eskiler sağlıklı yaşamak için “ayağını sıcak tut, başını serin” derlerdi, onun için herkes ayakları üşümesin diye “yün” çorap giyerdi ve abdest alınırken ıslanan o yün çoraplar kurutulurdu o sabaların ve mangalların önünde..

    Yün çoraplar ise hanımların hemen her evde bulunan yün tarağından geçirip ip haline getirerek ördükleri çoraplardı, “kokulu çorap” olurdu kurutulduklarında, yünün kendine özgü bir kokusu vardı, bu kokuyu merak edenler bir koyun sürüsünün içine girdiklerinde ancak alabilirler, sobaların üçü aynı anda yakılmazdı, genellikle orta kısımda bulunan sobanın içinde her zaman ateş bulunurdu,  buna rağmen üşünülmezdi, çünkü bu koca mabedin kendine özgü manevi bir sıcaklığı vardır, hele üstelik Müftü Molla Halil efendi v’az ediyorsa, ya da hafızlardan merhum “Tarık Çıkıntaş ve Celal Sevimli” okuduğu yüce kitabımıza kendini kaptırmışsa, onları dinleyenlerin. “keşke hiç bitmese bu okuyuşlar” diye dua ve temennide bulunuyorsa dondurucu soğukta üşümek kimin aklına gelirdi ki?

    Cami-i Kebirin namaz kılınan zemini “çıplak” değildi, o ki evlerden Müslümanların hediye kabilinden getirdiği halı ve kilimler, o ki Allah rahmet eylesin “Yeşilbaşlardan Hacı Ağa’nın” çevredeki halıcı dükkanlarından alarak ücretini cemaatten topladığı halılarla döşeli idi, bayram namazlarında herkes seccadesini evinden getirirdi ki içerde yer bulamazsa avluya serip “bayram namazını” kılmak için, nasıl ki bu şehirde her mevsim ayrı güzeldir aynen onun gibi Cami-i Kebir’de de her mevsim ayrı güzellikler sergilenir.

    Diyarbekir kışları çok çetin geçerdi, genellikle yaşlı olanlar bu mevsimde “mest” giyerlerdi, gerçi hala da giyilir ama o zamanların mestleri bu şehirde kunduracılar tarafından ve tıpkı bir kundura gibi üretilirdi, yüksek olmasa da topuklu idiler ve “Cıslaved” marka “kara lastik” denilen ayakkabı ile giyilirdi, birbirlerine benzediği ve herkes giydiği için bazıları lastiklerinin üzerine işaret bırakırlardı, bu işaretlerden birisi de “düğme” idi.

    Diyarbekir’in nüfusu arttıkça arttı, Cami-i Kebir restore edildi, kapıları hem ibadet yapacak olanlara hem de yerli ve yabancı turistlere açıldı, şöyle desek acaba yanlış mı olur ülkemizde “beşinci harem” olarak ünlenen bu mabet sanki İstanbul’daki tarihi mabetlere benzedi, önceleri içinde pek görülmeyen yabancılar şimdi gün boyu geliyor öz çekim yapıyor, tarihi hakkında bilgi edinmeye çalışıp gidiyorlar, şunu sormadan konuyu noktalamak istemiyoruz; acaba biz mi Cami-i kebirden uzaklaştık, yoksa Cami-i kebir mi bizden ayrı düştü?

    Tarih 2020..Yine kış günlerindeyiz, yine Cami-i Kebir Cuma günleri dolup taşıyor, bu dolup taşma sözünü ettiğimiz zamanlarda kış olsun yaz olsun çevresindeki esnaf tarafından gerçekleştirilirdi, çünkü o zamanlar esnaf dükkanlarını sabah namazından sonra açar akşam namazından kaparlardı, Diyarbekir dolayısıyla Cami-i kebir sevdamız ruhumuza işlemiş, seven için sevilen her zaman anılmak ister, biz de bu isteği yerine getirmeye çalıştık.

    Selam ve dua ile.

     

     KIŞ GÜNÜ TÜRKÜSÜ

    Sevilmeli kış günleri,

    O gidince bahar diye.

    Anlatmayın hüzünleri,

    Dere tepe ağlar diye.

     

    Kar beyazı duygularım,

    Çığ altında uykularım,

    Gözlerimi sorgularım,

    Neden böyle ağlar diye.

     

     

     

    Dağda karlar eriyince,

    Sular akar, ince, ince,

    Bir güzeli can sevince,

    İster duysun o yar diye.

     

    Yüce dağlar karı sever,

    Hasta olan narı sever,

    Deli gönül yari sever,

    Gülse güller açar diye.

     

    Coşkun sular durulur mu,

    Seven gönül yorulur mu,

    Aşıklara sorulur mu,

    Yarden tatlı ne var diye?

     

    Karlı dağlar sabır taşı,

    Duman, duman döner başı,

    Aşıkların sevda aşı,

    Can evinde kaynar diye.

     

    Aşk cemresi düşer kalbe,

    Yer, gök olur hep tozpembe,

    Sevda karı habbe, habbe,

    Gönüllere yağar diye.

     

    Biter elbet kış günleri,

    Başlar sevda düğünleri,

    Hasret yüklü hüzünleri,

    Düşünmeli efkar diye.

     

    Coşkun sular durulur mu,

    Seven gönül yorulur mu,

    Aşıklara sorulur mu,

    Yarden tatlı ne var diye?..

                            Diyarbekir, 14.Şubat.2008

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen