• "AH BİBİ AH!.." DİNLE TÜRKÜMÜ!..

    "AH BİBİ AH!.." DİNLE TÜRKÜMÜ!..
    Mevlüt MERGEN

    TÜRKÜ

    Toplumun ve hayatın gerçek sesidir türkü,

    O’nu zevkle dinliyor, Arab’ı, Kürd’ü, Türkü.

    Güzel sesli istersen onu Celal’den dinle,

    Gönlünde yeller eser barışırsın kendinle!.

    MM

     

     

    "AH BİBİ AH!.." DİNLE TÜRKÜMÜ!..

     

    ARAYIŞ: Nerede benim bibi'im, nerede evim barkım,

    Çok şeyleri yitirdim, artık dönmüyor çarkım!..

    -Bu hikaye bir "gurbetçi" ağzıyla yazılmıştır -

     

    Yıl 1960'lar, rakam olarak tam hatırlayamıyorum, o zamanlar resmi yollardan işlem yaparak Almanya'ya gidişler henüz başlamamıştı, ama bu ülkeye gitmek, yerleşmek arzusu içimi kasıp kavuruyordu, küçükken okul kitaplarında okuduğum "Bremen mızıkacıları" bende Bremen şehrine karşı bir merak uyandırmıştı, bu şehre gitmek istiyordum.

     

    Gerçi Diyarbekir'i de seviyordum, çünkü bu şehirde doğmuş, büyümüştüm, küçelerinde topacımı "lal" etmiş, çelik çomak oynamış, birdir bir demiş, ana ana birinci, gago kıtto soro soro sor peynir, kortik oyunu, gibi çocuksu oyunları oynamış, kırmızı yumurta tokuşturmuş, karşı mahlenin çocuklarıyla karpuz savaşları yapmış delikanlılık çağıma gelmiştim.

     

    Yaz aylarında "toprak damda kurulan taht"ta yatarken duyduğum hazza doyamıyordum, ihtimaldir bütün bunları adı kitaplara geçtiği için görmeyi çok merak ettiğim Bremende bulamazdım, Almanya’nın bir başka şehrinde de.

     

    O zamanlar sanki moda idi, cebinde biraz para bulan gençler ver elini İstanbul diyerek kaçıyorlardı, ama ben onlar gibi yapmayacak, Almanya'ya gidecektim, nasıl olsa İstanbul'a her zaman "kaçıp" gidebilirdim, hem sonra İstanbul'a kaçanların bir kısmını Haydarpaşa garında polisler yakalayıp geri gönderiyorlardı, bu tehlikeyi göze alamazdım,.

    Duydum ki lisede bir Almanca hocası varmış, bu kişi su katılmamış bir Alman imiş, Diyarbekir'de müslüman olmuş ve evlenmişti, istediği zaman gidebiliyordu ülkesine, gittim kendisini buldum meramımı anlattım, beni ilgiyle dinledi:

    - Seni götürürüm ama, ben ne kadar kaldıysam sende o kadar kalır ve benimle dönersin, söz veriyor musun?

    - Söz dedim öğretmenim, Allah'ın beytine uğrıyayım ki söz..(Alman hoca bunu kesin bir yemin sanmıştı, ama bilmiyordu ki Allah'ın beyti demek Allah'ın evi demektir ve herkes o beyte uğramak ister)

    - Tamam dedi, bir ay sonra gideceğiz, deyince kendisine:

    - Öğretmenim dedim, benim seninle Almanya'ya gideceğimi kimseye söyleme, hele babama ve abime hiç söyleme, duyarlarsa bırakmazlar, gittikten sonra beni İstanbul'a kaçtı sansınlar, nasıl olsa seninle döneceğim.

    - Böyle şey olmaz ama, sana söz verdiğim için ve sende bana dönüş sözü verdiğin için seni götüreceğim.

    O bir ayı iple çekmeye başladım, bu arada biraz param olsun istedim, bir ay içinde çalışarak bir miktar para topladım, gideceğimiz günden bir kaç gün önce babama:

    - Baba, bana biraz para verir misin? dedim.

    - Ne yapacaksın parayı?

    - Para ne yapılır, harcanır, ama öyle boş yere harcamıyacağım, kendime üst baş alacağım, bir takım elbise diktirmek istiyorum, kunduralarım eskimiş, eşin dostun içine çıkamıyorum deyince babam gülümseyerek:

    - Öyle değil ama öyle olsun, al sana bin lira, sakın bu parayla İstanbul'a falan kaçayım demiyesin..

    - Yok baba, İstanbul kim ben kim?

    Ceplerim ısınmıştı, gidiş yol paramı da o öğretmen karşılamıştı, ilk defa uçağa biniyordum, Diyarbakır'dan İstanbul'a, oradan Münih'e uçakla gitmiştik, uçak havalanırken yukarıdan Diyarbekir'i son bir kez görmek istedim, söylerlerdi de görmediğim için inanmazdım, gerçekten bir "kalkan balığı"nı andırıyordu Diyarbekir surları, hayran hayran baktım ve bir ara "acaba gitmesem mi?" diye şüpheye de kapıldım, ama yok yola çıkmıştım bir kere, kararımdan ve sözümden dönemezdim de eğer beğenmezsem bu şehri nasıl olsa dönebilirim diye düşündüm....

    Bremen şehrine olan merakımı anlatmıştım öğretmene, beni oraya gönderdi ve bir tanıdığının adresini verdi, kafamda kurduğum planı gerçekleştirecektim, Diyarbekir'e dönmeyecektim, yanına gittiğim Alman'a bana bir iş bulmasını Almanca bilmesem de anlatmaya çalıştım ve kaçak olarak bir fabrikada bulunan işe girdim, beni buralara getiren Alman hoca ne yaptıysa kendisiyle dönmeyeceğimi ve bu kararla buralara geldiğimi, hemde bu şehri çok sevdiğimi söyledim, Alman hoca kızmıştı ama yanına gönderdiğ kişi beni sevmişti ve bana yardımcı oldu orada kalmam için ve kaldım.

    Bir Alman kızıyla evlendim, çocuklarımız oldu ve ben tam kırk yıl Diyarbekir'den uzakta kaldım, Alman vatandaşı olmuştum eşimden ötürü, çocuklarım da hep Alman vatandaşı olarak kayıtlara geçtiler, emekli olduğumda Diyarbekir'e gitmek, orada neler olmuş, doğup büyüdüğüm şehirde neler yapılmış öğrenmek arzusu içime düştü.

    Evimizin içinde bulunduğu "Şeftali küçesi"ndeki komşularımız değişmişti, Diyarbekir'de ailemden hiç kimse kalmamıştı, hepsi ölmüş Mardin kapı kabristanında yerlerini almışlardı, yalnız Almanya'ya giderken bir bibim vardı, bibim o zamanlar küçücük bir kız çocuğu idi, onun izini aradım buldum.

    Sur içi ne hal olmuştu Allah'ım, o saray yavrusu evlerin çoğu yıkılıp gitmiş, yerlerine tuğladan dört beş katlı binalar yapılmıştı, küçelerde çöpten, pislikten geçilmiyordu, halbuki Diyarbekir'in küçeleri çok temizdi, hem belediyenin çöpçü kadınları süpürürdü, hem de evlerde hanımlar sabah namazından hemen sonra küçe kapılarının önünü sular süpürürlerdi de o küçeye döşenmiş parke taşları masmavi parlak bir renk alırdı, bazı eski evler ise sahiplenilmediği için yıkılmış öyle harabe halde kalmıştı, bense tıpkı o sahipsiz evler gibi yıkılmıştım bu gördüklerim karşısında, gittim "Bibi"mi buldum, önce beni unutmuştu, sonra hatırladı da:

    - Biz seni İstanbul'a kaçıp gittin sanmıştık, demek ki senin ucun Almanya'lara çıkmış öyle mi?

    - Evet öyle! dedim.

    - Anlat bakalım Almanya nasıl bir yer, orası mı güzel, burası mı?

    - Giderken burası güzeldi, şimdi orası güzel!..

    - Bu nasıl söz, anlamadım anlat bakalım!..

    İçimi dökmeye kararlı idim, şöyle dedim:

    Yıkılmış eyvanım, çökmüş çardağım,

    Havuşu arayıp dururam bibi.

    Yok olmuş habenem, çömlek çanağım,

    Bu yüzden başıma vururam bibi.

    Bibim:

    - Siz şuna bakın hele, nasıl da şair olmuş, şiir gibi konuşuyor, susma söyle bakalım daha neler yok olmuş Diyarbekir'de?

    Dinle beni bibi, dinle derdim var,

    Tanınmaz bir hale gelmiş bu diyar,

    O eşsiz kültürü kitaplar yazar,

    Amid'i gezerken ağlaram bibi.

     

    Bibim de duygulanmıştı, benim göz yaşlarımı görünce o da dayanamadı ve ağlamaya başladı, çok güzel söylüyorsun hep bu kadar mı?

     

    Her küçede bir kaç yıkık ev vardır,

    Suri içi maziye sanki mezardır,

    Dicle'yi dinle bak hep ah-u zar'dır,

    Derdiyle dolaram taşaram bibi.

     

    Susmuştum, dolu dolu idim ama istiyordum ki bibim beni söyletsin, onun başını ağrıtmak istemiyordum ama bu şehri anlatmak da içimden geçiyordu:

     

    Gördüm tanımadım bu şehri bibi,

    Yer yüzünün küçük mahşeri gibi,

    Yerlisi diyarın olmuş garibi,

    Saçımı, başımı yolaram bibi.

     

    -Vah benim bahtsız yeğenim vah, sen ne zaman geldin ki bu kadar dertlendin, biz bu şehirde yaşıyoruz ama bu kadar dertlenmemişiz:

     

    Camiler ayakta, evleri hasta,

    Kimse su içmiyor pahırdan tasta,

    Yarim ölmüş gibi yüreğim yasta,

    Bir bitmez matemi tutaram bibi.

     

    Hem böyle söylüyor, hem de bibime bakıyordum, nasıl da yaşlanmıştı, babam öldükten sonra onun acısı içine çökmüş, herkes evini buralardan başka taraflara götürürken o Diyarbakır'de kalmıştı.

     

    Kurumuş kastalın Hamravat suyu,

    Sökülmüş havuzlar, kapanmış kuyu,

    Araram damdaki rahat uykuyu,

    Ayrılmış taht'ımla, sıtara'm bibi.

     

    - Nasıl ayrılmasın ki tahtla sıtara, kimi başka şehire göç etmiş, kimi sur dışına çıkmış, böylece damlar yıkılırken taht'ta sıtarada toprağın altında kalmış kardaşımın oğlu!..

     

    Tanımaz oldular küçeler beni,

    Terk ettik yeşili, şu Ben-u Sen'i,

    Çevirdik varoşa evli bedeni,

    Resmini duvara asaram bibi.

     

    - Yalnız Ben-u Sen midir terk edilen, Esfel bahçeleri de varoşa döndü kardaşımın oğlu, kim nereyi kaptı ise orasını sahiplendi, memleket sahipsiz kalınca haliyle böyle oldu.

     

    Mazğananın yeri apartman olmuş,

    Zerzemin temelde kalmış kaybolmuş,

    Şeyh Mehmet düzlüğü dostlarla dolmuş,

    Geldim fatihalar sunaram bibi.

     

    - Ah civanım ah, senin bırakıp gittiğin Diyarbekir bu Diyarbekir değildi, o zaman komşuluk vardı, dostluk vardı, insanlık vardı, şimdi kimse kimseyi tanımıyor ki!..

     

    Kavurma nıkrayla ebedi küsmüş,

    Sarı tunç mangallar sandım ki süsmüş,

    Kele paça hasreti içime düşmüş,

    Bu hasret közünde yanaram bibi.

     

    - Yan benim kardaşımın oğlu yan, sen derdini dile getirirken beni de dertlendirdin, nasıl düzmüşsün öyle sözleri bir araya, yoksa sen orada şair mi olmuşsun?

     

    Nerde kekom, nerde dayzam bilmiyem,

    Yıllar oldu ben yürekten gülmiyem,

    Aksın gözyaşlarım aksın silmiyem,

    Dicle nehri gibi çağlaram bibi.-

     

    - Belli oldu ki kardaşımın oğlu, bu destan bitmeyecek, bu hasret, bu dert son bulmayacak, bari sen sözlerini bitir de sana lebeni aşından bir çanak vereyim.

     

    Şerbet üsküreyi arasın dursun,

    Zaman saatini maziye kursun,

    Bu şehri sevenler bize buyursun,

    Hepsine kul köle oluram bibi.

     

    - Yüreğine sağlık, kardaşımın oğlu, sen bu söylediklerini bir kağıza yaz, benim bir komşum var, onun da Hayri diye bir oğlu var, müzisyendir güzel saz çalıyor, Diyarbekir türkülerini hem de Celal'den söylüyor, ona söyleyeyim türkü yapsın türkünün adını da "Ah bibi ah" koysun!..

     

    BİR KATRE

    Müziği seviyorsan önce Dicle'yi dinle,

    Rüzgar ile ağaçlar tempo tutar seninle!..

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen