• YİNE DİYARBEKİR'DE ESKİ RAMAZANLAR!..

    YİNE DİYARBEKİR'DE ESKİ RAMAZANLAR!..
    Mevlüt MERGEN

    HÜLASA-İ KELAM

     

    Kapılanma yeniye eski de çok güzeldir,

    Mazinin bir günü var binler güne bedeldir

    Cennette Reyyan kapı oruçluya özeldir,

    Oruçlunun her günü birbirinden güzeldir!..

    MM

     

     

    “Eski” kelimesi ev, eşya söz konusu olunca söylenebilir, ancak mevsimler nasıl eskimiyorsa, o mevsimlerin içinde yaşananlar da eskimiyor, sadece şartlar değişebiliyor, geçen sene hayatta olanların bir kısmı bu yıl aramızda olmayabiliyor, geçmişte tüp gazla yemeklerimizi pişirirken bugün doğalgaz kullanıyoruz aynı işlem için,özetlersek Ramazanlar eskimiyor ve hele hiç değişmiyor, evimize rahmetiyle, mağfiretiyle, bereketiyle konuk olarak geldiği mevsimler değişiyor ve biz kendimiz değişerek karşılıyoruz ilk on günü rahmet, ortası mağfiret, son on günü ise cehennemden zat olmaya sebep olan bu mübarek rahmet ve bereket ayını..

    Okuyacağınız bu yazıyı üç yıl önceki Ramazan ayında yazmışız, üç yıl, hatta hayatta kalırsak on üç yıl sonra da aynı yazıyı sunabiliriz okurlarımıza, çünkü geride bıraktığımız Ramazan ayını aynı mevsimde değil, içinde bulunduğumuz mevsimde yaşamaya başlamışızdır, görelim bakalım üç yıl önce haziran ayında hangi duygu ve bilgilerle çıkmışız okurlarımızın karşısına?

    “Ne zaman böylesi günlere ulaşsak biz yaşlılara hep sorulur: "Eski Ramazanlar nasıldı, ya da eski bayramlarda neler yapardınız?" diye, bizde dilimizin döndüğünce önce bir "ahh!.." çeker sonra dökeriz dilimizden o eski günlerde gördüklerimizi, yaşadıklarımızı, şimdi mevsim yaz günleri olunca haliyle bizde bugün bize soru soracaklara cevap olsun diye anlatalım, geçmiş zamanda yaz Ramazanları nasıldı Diyarbekir'de?

    Bugün nasıl sıcaklık varsa o günlerde daha çok sıcaklık vardı, üstelik evlerimizde "buzdolabı" yoktu, ya ne vardı denilirse, diyelim, "buzhane" yani (buz fabrikası) vardı, buzcu "Zahar" vardı, at arabasına yüklerdi kalıp kalıp buzları, her biri bir metre uzunluğundaydı o kalıp buzlar, elinde bir dehre isteyene yarısını, isteyene çeyreğini verirdi, evlerimizde de "dehre" vardı, kırardık o buzu suyun, şerbetin, ayranın içine atardık, hava sıcak buz ise sıcağa dayanamazdı, hani derler ya "buz gibi eridi zaman" işte öyle bir şey, buzumuz erimesin diye "telis"e sarardık artan kısmını, çünkü gece vakti buz bulunmazdı ki gidip alalım, suyun dışında başlıca içeceğimizdi şerbet ve ayran, küçelerde bazı köylü kadınlar "hadi dew hadi dew" diye bağırarak hazır ayran satarlardı.

    Şerbeti de Bitlis'li "hacı Mehmet" amcadan alırdık, yoğurt pazarına kocaman bir bakır kazana doldurur öyle satardı, şerbette şerbetti hani? Bu zat bir ikindi vakti namazın üzerinde iken vefat etti, rahmetle anıyoruz.

    İftar, sıcaklığın azaldığı, serinliğin başladığı saatte olurdu da sanki yemek yiyemezdik, teravih dönüşü belki bir kaç lokma yenebilirdi, gündüz susuzluk yapar diye "sahur" da yağlı yemekler konmazdı sofraya, bugünkü gibi pastaneler yoktu, evlerimizde analarımız "halbur hurması" yaparlardı, acaba halburu olmayan ev varmıydı diye hep merak ederdim de cevabını yine kendim verirdim içinde halburu, eleği, hatta yün tarağı olmayan ev yoktu, un'umuzu eler, hamrumuzu yoğurur, mahalle fırınında pişirtir getirirdik.

    "Yağlı" yemekler yaz mevsimidir, oruçluktur diye pişirilmese de "sumak ekşili" Diyarbekir dolmasını soframızda önümüze bırakırdı rahmetli analarımız..Yine "sumak ekşili meftune"yi degörürdük sofralarımızda, sahurda ise genellikle yanına otlu peynir bıraktığımız "karpuzla, kavun"la doyururduk karnımızı.

    Sahura bütün ailecek kalkardık, yaşı çok küçük olanları bile kaldırırdı analarımız oruç tutmaya alışsınlar denirdi, bir de şöyle denirdi. "evlat azizdir ama terbiye evlattan daha azizdir" terbiye için de küçük yaşı uygun görürlerdi, çünkü "ağacı" yaş'ken şekillendirmek kolaydır da ondan.

    Küçükler oruca niyet ederlerdi de bazısı öğleye kadar, bazısı ikindiye kadar, bazısı ise tamamlardı, tamamlayan çocukları büyükler omuzlarında gezdirir, kendisine iftarlık canı ne istiyorsa alırlardı.

    Evlerimizde tek çeşit olarak yemek pişse de sofralarımızda çeşit çok olurdu, bunu gören babalarımız: "Ramazanın bereketidir bu!" derlerdi, o zamanlar "komşu kabı" geleneği vardı, her komşu yakınındakine bir tabak yemek götürürdü pişirdiğinden, böylece çeşitler çoğalırdı sofralarımızda..

    Diyarbekir küçelerinde oruçsuz kimse görünmezdi, eğer hastalığı sebebiyle tutamayanlar varsa bunlar dışarıda bir şey yememeye çok dikkat ederlerdi, üstelik o zamanlar ayrı dinlerin insanları aynı şehirde yaşardık, "gayrimüslimler" bile açıktan yemezlerdi yemeklerini, dükkanlarında masanın altına yemeğini bırakıp öylece yerlerdi, kendilerine ait kahvehanelerde camlara siyah perde çekilir içerisini göstermezlerdi.

    Lokantalar: "mübarek ramazan ayı dolayısıyla kapalıyız" diye yazı yazarlardı camlarının üzerine, sadece çayhaneler vardı iftardan sonra açılan, kış Ramazanlarında bu çayhanelerde "Hz. Ali'nin, "Eba Müslim Horasani"nin cenk kitapları" güzel sesli müezzinler tarafından yüksek sesle okunurdu, bu arada "Tarih-i Teber"i de sayalım bu okunanlar kitaplar arasında....

    Ramazanın ilk günlerinden yüreğimize düşen heyecan günbegün artardı, evlerimizde bile mukabele okunurdu, biz ramazanları böyle yaşardık canlarım böyle yaşardık, vantilatör, klima nedir bilmezdik, giderdik sahabeler camisine ayaklarımızı çeşmelerinin altına tutar öylece serinlerdik..

    Bir başka olurdu Ramazanlar bir başka..Tabii şimdi de bir başka oluyor ama, o başkalık biz yaşlananları, o günleri görenleri "sarmıyor" hoşlanmıyoruz sokakta elinde sigarasını içip gezenlerden, açıktan orucunu yiyenlerden, tamam inanç hürriyeti var, o zamanlarda da vardı ve başka bir şey daha vardı ki o zamanlar "oruçluya saygı" idi bu başka şeyin adı!.. Selam ve dua ile.

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen