• ULU CAMİ “KÜLLİYESİ” İÇİN DETAYLI BİR ÇALIŞMA!..

    ULU CAMİ “KÜLLİYESİ” İÇİN DETAYLI BİR ÇALIŞMA!..
    Mevlüt MERGEN

    SÖZÜN ÖZÜ

    Diyarbekir’den açıldı İslam’a ilk kapı,

    Ve de ilk penceredir Ulu Cami muhteşem yapı.

    Mü’min’lerin gönlünde beşinci haremdir o,

    Şahittir secdelere çok muhteremdir o!..

    MM

     

    ULU CAMİ “KÜLLİYESİ” İÇİN DETAYLI BİR ÇALIŞMA!..

     

    Diyarbekir insanı öteden beri elindeki değerleri bilmiş fakat nedense bildiğini “reklam” yoluna baş vurarak dışa taşırmamıştır, çünkü çok mütevazi idi, reklam yapmayı sevmezdi, durmadan dönen “zaman” çarkı yeni anlayışların doğması, kabuğun kırılıp dışa açılması ile “reklam” gününün geldiğini gösterdi, bu şehrin içindeki değerler anlatılmaya, tanıtılmaya başlandı, bu değerlerin şehrin karpuzundan surlarından önemli olduğu gerçeği ortaya çıktı, kitaplar yazıldı, araştırmalar, sempozyumlar, konferanslar birbiri ardınca geldi ve sanki kırılmaz sanılan “içe kapanıklılık” kabuğu kırıldı…

    Eli kalem tutanlar yazdıkları kitapları 1’den sonrakileri numaralandırmaya başladılar, hızlarını alamadılar yazmaktan birbirlerine “hatır” sorarken “yeni çalışma var mı?” diye sorur oldular, sanırım on yıl önce idi aynı soruyu biz sevdiğimiz bir dosta, bu şehrin turizmine “vaktini” değil, kendini adamış “Abdulaziz Yatkın’a” sorduğumuzda: “var” demiş ve eklemişti: “Ulu Cami külliyesi üzerinde bir çalışma yapıyorum” sözleriyle bizi sevindirmişti, çünkü bu koca mabet hakkında herkes bir şeyler söylüyor, birinin söylediğini sanki bir başkası “başka” türlü söylüyordu, bu koca mabet hakkında “bilgi kirliliği” gözlerden kaçmıyordu.

    Önce şu hususu tespit etmekte yarar var, Abdulaziz Yatkın hoca bu çalışmasıyla Ulu Camii nam-ı diğer Camii kebir hakkında etraflı bilgi edinmek isteyen herkese bir kolaylık sağlamış olmaktadır, 200 sayfaya yakın esere bakıldığında kitabın 6 sayfası “kaynakça” bölümüne ayrılmış, bu şu demektir “bilinen” fakat bir arada olmayan bilgilerin çeşitli kaynaklardan “süzülerek” tek bir kitapta toplanması demektir.

    TÜYAP Diyarbekir’de 7. Kitap Fuarını geçenlerde açtı, bulunduğum Diyarbakır Yazarlar Birliği standında yanıma geldiğinde yüzü gülüyordu ve yanında da bizim yüzümüze gülen bir kitap getirmişti Abdulaziz Yatkın hoca, hem şaşırmış, hem sevinmiştim, “5. Harem-i Şerif Diyarbekir Ulu Camii Külliyesi” adını taşıyan kitap tam 194 sayfadan oluşmuş, bu koca mabedin çok eski zamanlardaki fotoğraflarıyla zenginleştirilmiş, dip notlarına dikkatle bakıldığında bir çok kaynağa baş vurulmuş, kuşe kağıda renkli olarak basılmış bir eserden oluşuyor bu güzel kitap.

    Kitabın “tarihi” resimleri arasında bir resim vardı k yerinde görmeyi çok ister ve merak ederdim, bir zamanlar bana “in gör” denildiğinde merdiveninin dar oluşu sebebiyle inememiştim cami avlusunun altındaki “sarnıca” gayet yüksek ve kemerlerin arasında bir kamyon geçebilir denilen bu sarnıcın yerinde çekilmiş resmi söylenenleri ve anlatılanları doğruluyor.

    Kitabın içindeki bilgiler “doyurucu” bir özellik taşıyor, acaba bizim değerlendirmemiz doğru mu, derinlemesine inceleyemediğimiz için yüzde yüz doğrudur söyleyemeyiz, ancak şunu söyleyebiliriz: “kul hatasız olmaz” ya da her güzelin bir kusuru vardır, kitabı “eleştirmeye” hakkımız var, ancak bir şeyi eleştirebilmek için ondan daha iyisini, daha güzelini yapmak gerektiğini de kabul ediyoruz ve bu sebeple eleştiriden önce Abdulaziz Yatkın hocayı tebrik etmek istiyoruz.

    İhtimaldir Ulu Camide görev yapan “Hademe-i hayratın” bilgilerinde tarih hataları olabilir, bu mabet İslam’dan çok önceki zamanlardan günümüze gelmiştir, özellikleri üst üste bırakılığında “beşinci harem” olarak anılmaya hak kazanmıştır, biz hep söyleye geldik: “Diyarbekir İslam’ın Anadolu’ya açılan ilk kapısı ve Ulu Cami ise ilk penceresidir” tarih boyu hep “mabet” olarak gelmiş ve hala da bu görevini kusursuz bir şekilde ifa etmektedir, manevi kameralar mabedin içindeki peygamberlerin, Sahabe-i Kiramın ve sayısını kimselerin bilmediği Allah dostu evliyaullah’ın ayak izlerini “ihtimaldir” kaydetmişlerdir, çünkü bu mabet ibadet niyetiyle içine girenlere bu intibaı yaşatmaktadır.

    İslam askerleri tarafından fethedilen şehirlerin sembol olarak “kılıç” veya “mektup” Cuma günleri o şehrin merkez camiinde hatibin hutbeye çıkarken elinde tutması gereken bir gelenektir, bu gelenek maalesef diyelim diğer bütün geleneklerle birlikte “yok” edilmişlerdir.

    Sevgili peygamberimizin (s.av.) mübarek “rıhle-i şerifleri” (sakal-ı şerif) her sene Ramazan ayının Kadir gecesinde Müslümanların ziyaretine açılırdı ki buda bir gelenektir, devam etmektedir, ancak sözün burasında şunu söylemek isteriz; bu “kutsal emanet” İç kale’deki müzede korunmalı ve Ramazan-ı şerif ayında belli bir yerde Müslümanların ziyaretine açılmalıdır, tıpkı İstanbul’daki “hırka-i şerif” gibi, böyle olursa bu mübarek emanet cami cami gezdirilerek insanların ayağına götürülmez, insanlar onu ziyarete gelirler, tıpkı İstanbul’daki “Hırka-i şerif” gibi..

    Evliye Çelebi Ulu Camideki bir hocadan söz ederken şöyle der: “Deli Ramazan “deli hoca tam yedi bin tane Hadis-i Şerifi ravileri ile ezberlemiş olmasıdır, “Deli

    Ramazan hoca” olarak bilinenlerin yanında bilinmeyen daha nice Allah dostu insan var, bu caminin “hademe-i hayratı arasında, sayılarını ancak Allah bilir.

    Hanefiler bölümü olarak bilinen büyük kısım tam on saf cemaat alıyor, bir keresinde saydığımı hatırlıyorum, yine bir keresinde meraklanmış ve ön safta kaç kişi var öğrenmek için saymıştım. 150 kişi sadece ön safta ibadetini yapıyor, yani bin beş yüz kişi, saflar biraz sıkıştırılsa 2000 kişiyi istiap edebilecek kapasitededir, Cuma günleri Şafiiler bölümü, mabedin avlusu ve diğer müştemilatı ile 5000 kişi burada Allah’ın yüce huzuruna durabilmektedir.

    Ulu Cami “gelenekleri” olan bir mabet, mesela Osmanlı döneminde başlatılan “Hanefiler” bölümünde görev yapacak imamın mutlaka aynı mezhepten olması, bulunmaması durumunda kadronun bulunana kadar bekletilmesi son zamanlara kadar devam eden bir gelenekti, yaz aylarında özellikle “oruç” günlerinde sabah ve yatsı namazlarının avluda kılınması, İstanbul’da selatin camilerinde hala durur, içeriye soğuk girmesin diye iç kapıların özel yapılmış perdelerle kapatılması, bu perdeler yaz-kış indirilmez, çünkü o perdeler caminin müştemilatındandır.

    Burada bir not düşmek istiyorum, Mehmet Şimşek bir öğretmen Diyarbekir ve mülhakatındaki kiliseleri ve cemaatlerini çok iyi araştırarak birçok esere imzasını atan bir araştırmacı yazardır aynı zamanda, Cami-i kebirin meşhur ifadeyle söylenen “Mar-Toma” kilisesi olmadığını söyler, şimdilik bu kadarla yetiniyorum, ilerde bu değerli araştırmacının konu hakkında vereceği bilgileri okurlarımla paylaşacağımı belirtmeliyim, çünkü Cami-i Kebir hakkında her bilgi öğrenilmeli, karanlıkta kalmamalıdır

    Biz, böyle “kutsal” bir mabedin bulunduğu bir şehirde yaşamakla ne kadar övünüyorsak Abdulaziz Yatkın hoca bu mabedi etraflıca anlatan bir kitapta imzası bulunduğu için ne kadar övünse yeri var, son söz olarak şunu söylemek isteriz bu eser aynı zamanda sevginin ve samimiyetin eseridir, tıpkı Cami-i Kebir’i ilk gününden bugüne kadar onararak, sahiplenerek içini dolduranların sevgi ve samimiyeti gibi.

    Selam ve dua ile.

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen