• NE KADAR MUTEVAZİYİZ?

    NE KADAR MUTEVAZİYİZ?
    Mevlüt MERGEN

    SÖZÜN ÖZÜ

    “Cudi dağı” dağdır amma mütevazidir,

    Mütevazi olandan en çok Allah razidir.

    Kibire heveslenen uçar lakin tez düşer,

    Ne Allah razı ondan ne melek, ne de beşer!..

    MM

     

    NE KADAR MUTEVAZİYİZ?

     

    Tevazuun zıddı “kibirdir” ikisinin ortası ise “vakardır” mümine yakışan “vakardır” o bu halini her zaman korur, sokakta yürürken, ya da açık yerde bir şey yemez, çünkü “hafif meşrep” sayılır böyle yaparsa, şair ne güzel formüle etmiş tevazu ile kibir arasındaki “vakar” halini: “Şu alem-i fenada ne mir’u ne gedayız/Alalarla alalanır pesti ile pestsiz” çünkü kibirliye karşı kibirlenmek gerekir ki onun forsu kırıla..

    Bazıları peygamberlerin ve sahabe-i kiramın isimlerini sayarken sanki arkadaşları imiş gibi sayarlar, doğrudur o insanlarda hiç kibir hali görülmedi, hep tevazu libasını giydiler, hatta denir ki Hazret-i İsa (a.s.) bir elbise giyeceği zaman o libası bir yere bırakır birkaç gün beklermiş, eğer o elbiseyi kimse alıp giymezse kendisi giyermiş, Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v) kendi özelliklerinden söz ederken: “Övünmek yok” der, zira o özellikleri O’na hazret-i Allah vermiştir.

    Hazret-i Ömer (r.a.) Kudüs’e giderken kendisine: “şu yeni elbiseleri giyseniz dendiğinde: “İslam’ın şerefi bize yeter” demiş ve binek sırası kendisinde olmadığı için yürüyerek Kudüs’e girmiş halk bineğin üstündeki hizmetçisini Hazret-i Ömer sanmışlardır.

    Bir dostum “Abdülkadir Ilgaz” şiirlerimizi ve ifadelerimizi mütevazi görerek halimizi bize söyledi, doğrudur hiçbir zaman kibirlenmek aklımıza gelmedi, olduğumuz gibi görünmeye, göründüğümüz gibi olmaya hep gayret ettik, biz de beşeriz, yanlış zamanlarımız olmuştur elbette, hem sonra bizim böbürlenecek neyimiz var ki bu şehre sevdalanmaktan öte?

    Bu günün insanlarını değil, dünkü Diyarbekir’lilere dikkat edilirse ne kadar çok tevazu sahipleri olduğu görülür, geçen bir söyleşimizde de dile getirmiştik, nice ustalar yetişmiş bu şehirden ama hiç kibirlenmemişler, ustalıkları, sanatları isimleri çalıştıkları dört duvarın içinde yani dükkanlarında kalmış dışa taşırmamışlar, kendileri böyle tevazu sahibi oldukları gibi bu şehri de öyle tutmaya gayret etmişler, son zamanlara kadar duyulmamış binlerce edibinin, şairinin, aliminin isimleri, şöyle diyebiliriz, ünlüleri yetiştirmişler, kendi isimlerini umursamamışlardır, bir-iki örnekle yetinelim: “Fatih’in hocası Molla Gürani” Kanuni’nin mürşidi “İbrahim Gülşeni” gibi.

    Yeri geldiği için söylemekte yarar var, Diyarbekir artık eski tevazuunu bırakmalıdır, bütün değerlerini, tarihi yapılarını, özelliklerini, güzelliklerini, bütün cihana deyim yerinde ise bağıra bağıra dile getirmelidir, bunu da yitiklerine kavuşmak adına yapmalıdır, kültürü, tarihi yıkılan binaların, surların altında kalmamalıdır, gün yüzüne çıkarılmalıdır.

    Bu gün bu şehirde yaşayan herkes ama herkes bu konuda kendisini görevli görmelidir, bu şehrin sırtından nemalanmak isteyenlere karşı kibirlenmeden, aşırı tevazuya kaçmadan “vakurane” bir şekilde yürütmelidir bu görevini, çünkü bu şehir onlardan bunu bekliyor,

    Burada bir üzüntümü belirtmek istiyorum, dağ kapısında turistik Palas yakınında bir levha da “Ali Emri” yazılmış, oysa Ali Emri değil “Ali Emiri’dir ismi o güzel insanın, umarım düzeltilir o yanlış..

    Cahit Sıtkı Tarancı Balıkesir’in bir ilçesinde askerlik yaptığı için o ilçe şairimizin ismini kendine medar-ı iftihar kabul etmiştir, biz gayet mütevazi bir şehirde doğmuş, büyümüş insanlarız onun için tevazu bizim libasımızdır, onu hiçbir zaman soymaz, modadır diye “kibir” libası giymeyiz, Allah bize nasip etmesin o libası giymeyi..

    Birileri bizi kırsa da karşı kibirlenerek, “ben filan kesim” dese de biz onu sadece Allah’a havale ederiz ve ederken şöyle demişiz: “yıkanlar hatırı-ı na-şadımı Yarabbi şad olsun/Benim çün namurad olsun diyenler ber murad olsun” yüreğimiz o kişilere karşı “nefret” taraftarı olsa da aklımız bize “sevgi ve rahmet peygamberinin (sa.v) ümmeti olduğunu unutma” diye uyarıda bulunmuştur.

    Kadim dost, Diyarbekir sevdalısı A. Kadir Ilgaz’a teşekkür ederken Rabbimden uzun süredir amansız bir hastalığa yakalanmış olan annesine, yakın zamanda trafik kazası geçiren yakınlarına acil şifalar diler, Bağlum kabristanındaki merhum babası “H. Hıdır Ilgaz’a bu mübarek günleri vesile bilerek Allah’tan rahmet dilerim..

    Selam ve dua ile.

     

    DUA

     

    “Erzeli” ömürden sana sığındım,

    El ile ayağa düşürme beni.

    Kapına yöneldim, sana inandım,

    Yaz günü soğuğa düşürme beni.

     

    Kapında her seher çağlayan dilim,

    Nurunla ışısın gönül kandilim,

    Duamı kabul et ey yüce Rabbim,

    Çıkılmaz sokağa düşürme beni.

     

    Adını yürekten anarım Allah,

    Af etmezsen beni yanarım Allah,

    Halimi zatına sunarım Allah,

    Kendinden uzağa düşürme beni.

     

    Rahmet nebisine selam ederim,

    Halimce izinden yürür giderim,

    Şaşırsam yolumu bilmem n’iderim?

    Gaflet batağına düşürme beni.

     

    Kalp istemez lakin nefs dünya ister,

    O her halükarda bir Leyla ister,

    Etliden, sütlüden, hem meyva ister,

    Hırs denen batağa düşürme beni.

     

    Benden beni aldı, şu dünya denen,

    Yasaklı meyvesi iştahla yenen,

    Günaha dönüşüp sırtıma binen,

    Ateşte yanmağa düşürme beni.

     

    Umut dedikleri bina çökmeden,

    Fitne tohumunu kalbe ekmeden,

    Hastalık, acizlik belim bükmeden,

    Kalkılmaz yatağa düşürme beni.

     

    Tut elimden Rabbim! Dünya çölünde,

    Boğulmak istemem günah gölünde,

    Meleğin geldiği veda gününde,

    Günahla toprağa düşürme beni!..

    MEVLÜT MERGEN

    Diyarbekir

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen