• KARPUZ KESEN "BARMAĞI"NI KESER Mİ?

    KARPUZ KESEN "BARMAĞI"NI KESER Mİ?
    Mevlüt MERGEN

    KARPUZ

    Karpuzu kesmek ile yürek serin olur mu?

    Tadında yitiğini “karpuz” yine bulur mu?

    Seksen okka, yüz okka sığmazdı koltuklara,

    Şimdi gel o lezzeti “başka” bostanda ara!..

    MM

     

     

    “Ben küçem özledim”den

    TAVSİYE: Hatıralar yazılsa her biri roman olur,

    "Mazi" ateşi sönmez, yandıkça duman olur!..

     

    Rivayet edilir ki, bir zamanlar Diyarbekir'e bir hekim gelmiş, amacı çok sıcak yaz günlerinin yaşandığı bu şehirde hastalıklar çok olur düşüncesiyle muayenehane açıp para kazanmakmış.

     

    "Rum" kapısından (Urfa kapı) şehre girmiş, o günlerde çok olan "han"lardan birine, "deliller hanı"na erişmeden yolu hemen karşısındaki "hacılar harabe"sinde dağ gibi yığılmış "patlıcan"ları görmüş, bunlar mor mu mor, büyük küçük her çeşidi var, hatta bir çeşidi daha var ki sanki "güdük" kalmışlar, sorup öğrenmiş ki bunlar "dolmalık patlıcan"lardır ve '(Esfel) Hewsel bahçelerinde yetişir ki Diyarbekir'in meşhur dolması' ancak bunlarla yapılır.

     

    İçin, için sevinmiş patlıcanları böyle çok görünce, çünkü ona göre bu sebze böylesi sıcak günlerde çok tüketilirse bazı hastalıklara sebep olabilirmiş, gel gör ki, sevinci çok sürmemiş, neden derseniz biraz ilerisinde o meydanın bir yerinde dağ gibi ve her biri "deve kuşu" büyüklüğünde karpuzlara erişmiş gözü, içinden "eyvah! demiş burada bana ekmek yok, öyle ya zehir varsa panzehiri de var"

     

    O hekim bu şehirde ne kadar kalmış bilinmez, bilinmez ama, bilinen o günden sonra Diyarbekir karpuzu giderek "kilo vermeye" başlamış, öylesine küçülmüş ki şimdi 40-50 kilo gelenine "ödül" veriyorlar.

     

    Derler ki o zamanlar Diyarbekir karpuzunu ancak develerle taşıtırlarmış, 70-80 kilo çekermiş her biri, çünkü "özel"miş yetiştirme tarzı, toprağa atılmazmış tohumu, "kum'a" gömülürmüş karpuzun çekirdeği, burada özel bir "ihtimam" gösterilirmiş, böyle olduğu içindir ki lezzetlenmiş, ün'lenmiş..

     

    Dicle nehrinin ta Bağdat'a kadar uzanan "kıyı"larında yetiştirilirmiş bu "nadide" meyve, gerçek böyle de Diyarbekir'in "Esfel" bahçelerinin Dicle kıyısında bir başka tad alırmış "zebeş" diye de isimlendirilen bu meyve..

     

    Tane ile değil de, "kilo" ile satılırmış, dedik ya, "kilo vere, vere" 40-50 kilolara kadar gelmiş ki bu büyüklükte olanları "festivallerde" sergilenmeye "hak" kazanmış.

     

    Yakın zamanlara kadar Diyarbekir'linin evi için aldığı karpuzu taşıması bir nevi "san'at" gösterisi idi, şöyle ki; onüç-ondört kilo çeken karpuzunu alır, başındaki kasketini bir güzel düzeltir ve karpuzu başının üzerine bırakır, boşta kalan ellerine ekmek ve başka şeyler alıp başındakini sarsmadan, düşürmeden öylece yürürdü, şimdi bu işi yapabilenler sanki yok, varsa da televizyonlarda "sanatkar" diye tanıtılıp magazin konusu oluyor..

     

    Kendisine "türkü yakılan" meyvelerdendir Diyarbekir karpuzu, şöyle ki "Karpuz kestim sulandı/yedim başım dolandı/kırılası kollarım/ince bele dayandı" Diyarbekir karpuzu, kendine özgü özelliklere sahip bir meyvedir, sadece büyüklüğü sebebi ile "şöhret" bulmamıştır, kabuğunun inceliği, bal tadında olması, susuzluğu gidermesi bakımından çok sulu olması gibi özellikler taşır Diyarbekir karpuzu, hatta derler ki içindeki o "sarı damar"lar olmasa idi "can dönderir"di, yani bir nevi ölüyü diriltirdi, yine derler ki Diyarbekir karpuzunu çok sigara içenler sabahları aç karnına yemelidirler ki ciğerlerini temizlesin, daralan nefeslerini genişletir ki daha rahat nefes alsınlar..

     

    "Kilo" ile satılırdı dedik, "çarşı"da dükkanı olup karnını ne ile doyuracağını düşünen esnaf, çarşı iznine çıkmış askerler, karpuz satılan dükkana gelir ve iki-üç kilo kestirirler, yanına da peynir ekmek kattılar mı hemen oracıkta kendilerine "yaz sofrası" ziyafeti çekmiş olurlardı..

     

    "Kesmece" idi karpuzlar, satıcı keserken karpuzun yarısına yakın "mısır piramitleri" şeklinde kocaman bir dilim çıkarır ve olanca sesiyle bağırırdı: "Barmağımı kestiiim" diye, o parmağını kesmezdi ama, kesseydi ancak bu kadar kırmızı kan çıkardı parmağından, yani kan kırmızısıydı kestiği karpuzun rengi, şimdi olgunlaşmadan piyasaya sürülen karpuzlar biraz pembe çıkınca "kırmızı" diye niteleniyor..

     

    Yaz aylarında en çok tüketilen meyvedir karpuz, Diyarbekir'li karpuz ve kavunu yer ama, kabuğunu ayrı değerlendirir, çekirdeğini ayrı, kabuğunu mahallenin sütçüsü gelir götürür, çekirdeğini ise kendisi toplar, güneşte kurutur, kabuğuyla bazen çocuklar küçede "karpuz savaşı" bile yaparlar, bazılarına bu "savaş" anlamsız gelebilir ama Avrupa'nın bazı ülkelerinde tır'lar dolusu domatesi biribirine atanlar, sokakları ezilmiş domatesle dolduranların savaşı nedense anlamsız gelmez, yine bazı Avrupa'lıların yaptığı "yastık savaşları" bu kabilden değil midir, yazın topladığı karpuz çekirdeğini Diyarbekir'li kış aylarında "kül"de haşladıktan sonra uzun kış gecelerinde çerez olarak yerdi, şimdi çarşı pazarda karpuz çekirdeği satan dükkanlar var, bunlar şöyle bir levha asıyorlar çekirdek torbasının üzerine: "Batman karpuz çekirdeği" komşu ilimiz Batman'da bir esnafa sormuştum: "bu çekirdeği nereden getiriyorsunuz?" diye, şu cevabı vermişti: "Gaziantep'ten" içimden: "helal olsun" demiştim, öyle ya orijinalini yetiştiremeyince Diyarbekir, çekirdeğini nasıl "pazar"lasın?..

     

    Yine rivayet ederler ki, bir zamanlar Diyarbekir'e çok sayıda "seyyah" yani gezgin, yani bugün özlemi çekilen turist gelirmiş, bunlardan birisi "Hasan paşa" hanına inmiş, hancıyı çağırmış ve "bana öyle bir şey getir ki hem ben yeyip doyayım, hem de atım yeyip doysun ve sonra beni eğlendirsin" demiş, hancı bir kaç dakika geçmeden kocaman bir karpuzu koymuş o seyyahın önüne: "içini siz yersiniz doyarsınız, kabuğunu at'ınız yer doyar, çekirdeği ile de eğlenirsiniz"

    Karpuz yeyilmedikçe insanın içini serinletmez, nitekim Diyarbekir'li "karpuz kesmekle yürek serinlemez" der, illa ki yemek gerekir, illa ki tatmak gerekir, yüce yaratıcının "cennet" bahçelerinden Diyarbekir'in "esfel"bahçelerine ikramı olan karpuz..

     

    BİR KATRE

    Ağzımıza çalındı şu dünya denilen bal,

    O bal aldattı bizi olduk günaha hamal!..

     

    DÜNYA

    Ne değirmen, ne de handır,

    Ne akarsu ne ummandır,

    Hırs ateşi tutuşturmuş,

    İçi kaynar bir kazandır.

     

    Dağlar, ormanlar örtüsü,

    Mevsimlerden olur süsü,

    Aldatıcı görüntüsü,

    Yüze gülen bir fettandır.

     

    Tuzakları çoktur anın,

    Toprağı yer tatlı canın,

    Sözüne yalan dünyanın,

    Aldanmayan kahramandır.

     

    Cazibesi hayli fazla,

    Cömerttir cilvede nazda,

    Sevenleri sözde, sazda,

    Yayı kopmuş bir kemandır.

     

    Bağları var, çölleri var,

    Hoş kokulu gülleri var,

    İbret dolu halleri var,

    İnançsıza tek meydandır.

     

    Gelen biraz eğletilir,

    Mektebe de benzetilir,

    Yanlış doğru öğretilir,

    Yaşayışı imtihandır.

     

    Kim ki sahiplendi gitti,

    Saltanatı hemen bitti,

    Hanesinde baykuş öttü,

    Sonu feryat ve figandır.

     

    Mergen derki: dünya kazan,

    Soğur gibi olur bazen,

    Gaybı bilip alna yazan,

    Du cihanda tek sultandır!..

     

    Diyarbekir, 10.02.2004

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen