• DİYARBEKİR KARPUZU!..

    DİYARBEKİR KARPUZU!..
    Mevlüt MERGEN

    SÖZÜN ÖZÜ

    Yüce Rabbim bizlere karpuzu ikram etmiş,

    Dicle’deki kumları, esfeli ihsan etmiş.

    Görüntüsü başkadır, kabuğu tadı başka,

    Lezzetine vardıysan gelirsin hemen aşka!..

    MM

     

    DİYARBEKİR KARPUZU!..

     

    81 İl, 82 milyon insan, her şehir kendince kalabalık, her şehrin kültürü başka, her şehrin “marka” meyvesi başka, bölgemize bakacak olursak Mardin kiraz ile, Bitlis ceviz ile, Elazığ üzüm ile, Malatya kaysı ile, Van otlu peyniri ile ve Diyarbekir karpuzu ile bilinir, gerçi buralarda çok daha değişik meyveler, yemekler vardır ancak biz kısaca meramımızı anlatmayı misaller vererek anlatmayı yeğledik ve “marka” olarak Diyarbekir karpuzunu neden konu olarak seçtik onu anlatalım..

    Bayram öncesi bir televizyon kanalında “kelek” karpuz için ne yapılmalı sorusu vardı, satıcıdan fiş alınırsa kelek çıkan karpuzu o fişle geri vermek mümkün imiş, bunları görünce yine yıllar öncesine gittim, bizim yoğurt pazarını hatırladım, karpuz satıcısının önünde önlüğü, elinde kocaman bir karpuz ve kocaman bir bıçağı ile o karpuzdan kocaman bir dilim çıkarışını gözlerimin önüne getirdim ve şu sözleri kulağımdan silinmemiş gördüm “şartlı pıçak, şartı pıçak” bu sözlerden sonraki sözleri : “barmağımı kestim!..” idi, çünkü çıkardığı o kocaman dilim karpuzun rengi kan kırmızısı idi.

    Öyle fişini sakla, eve götür, kelek çıkarsa geri getir diye bir durum söz konusu değildi, anında kelek çıksa idi müşterinin “kelek çıktı” demsine gerek kalmaz, satıcı hemen bir başkasını eliyle yoklar ve çıkan sese göre kararını verip bir başkasını çıkarırdı ve genellikle kırmızı çıkardı Diyarbekir karpuzu, yanlı kırmızı rengi yetmezdi karpuzun iadesi için çekirdeklerine bakılırdı eğer çekirdekler yuvasından çıkmış olsa idi o karpuzda değiştirilirdi, çünkü taze olarak yenilmesi gereken o karpuz ekşimeye yüz tutmuştur.

    Bazıları karpuz alırken “şundan iki kilo kes ver” derdi, bazıları karpuzunu tamamını alır, başının üzerindeki kasketine bir güzel yerleştirir, bir eline de “Mecit ağa” fırınından “çakıl” ekmeğini alarak evinin yolunu tutardı, düşmezdi o karpuz adamın başının üzerinden, şimdi birisi böyle bir şeyi başaracak olsa ona hemen “sanatkar” gözü ile bakılır.

    Yoğurt pazarındaki dükkanların önünde sedirler ve önlerinde küçük kürsüler bulundurulurdu, çünkü karnı acıkanlar bu dükkanların önünü lokanta gibi karpuz-ekmek yemek için kullanırlardı, bu ikilinin yanına bir de otlu peynir bırakıldı mı tadına doyum olmaz yaz günlerinin bu yürek serinletici meyvesinin..

    Karpuz mendile de sığmaz, koltuk altına da ancak anlattığımız gibi baş üzerinde götürülür, kısa mesafeli değil, çünkü adamın evi ya Kore mahallesindedir, ya gavur meydanında, “kara höbür” gibi, kumda yetişen “şeftali” gibi sokaklarda satılmaz, belli yerlerde “kömelenir” oralarda satılırdı.

    Karpuzla ilgili bir iki anekdotu anlatarak konuyu noktalayalım: hekimin biri Diyarbekir’e gelmiş ve bir yerde kömelenmiş patlıcanları görünce sevinmiş, içinden: “Patlıcan hastalık yapar, anlaşılan burada işim çok olacak” diye geçirmiş, biraz ilerlemiş ve karpuz kömesini görünce yine içinden: “eyvah, hastalık var ama ilacı da var, bana iş olmaz burada” deyip eseflenmiş..

    Yine bir yolcu bir hana inmiş, hancı yolcunun yatağını düzelttikten sonra: “ne istersin?” diye sorunca yolcu: “Bana öyle bir şey getir ki hem ben yiyip doyayım, hem atım yiyip doysun, hem de bana eğlence olsun” deyince hancı gözden kaybolmuş ve birkaç dakika sonra kucağındaki kocaman karpuzu yolcunun önüne bırakırken: “İçini siz yer doyarsınız, kabuğunu atınız yer doyar, çekirdekleri ile de eğlenirsiniz”

    Biz Diyarbekir yaşantısını unuttuğumuz gibi o güzelim karpuzunun da tadını unuttuk, çünkü o kadar çok yerden getiriliyor ki hem de mevsimi gelmeden kış günlerinde bile “seralarda” yetiştirilen karpuzlar bulunabiliyor, her meyve mevsiminde ve kendisi ile bütünleşmiş yerde yetişip yendiğinde vücuda yararlıdır, nitekim birisi bana: “kış günleri karuz yendiğinde nezle yapar” demişti.

    Karpuz üzerine sözlerimiz bu kadar değil ebet, bir de Karpuz manilerimiz” var ki onu da okurlarımıza sunalım:

     

    KARPUZ MANİLERİ

     

    Diyarbekir karpuzu,

    Şekeri çok, az tuzu,

    Her evin sofrasında,

    Meyvelerin ucuzu.

     

    Karpuzum dilim dilim,

    Almaz onu mendilim,

    Tadı balı andırır,

    Yesem ondan bir dilim.

     

    Karpuzum bostanlarda,

    Rengi var fistanlarda,

    Diyarbekir yiğidi,

    Anılır destanlarda.

     

    Karpuza vurdum bıçak,

    Sandım ki kan akacak,

    Diyara yan bakanlar,

    Bir gün mahcup olacak.

     

    Karpuzum tartılamaz,

    Parasız satılamaz,

    Amid’de yar sevenler,

    Gurbette yaşıyamaz.

     

    Karpzum var dolapta,

    Medhi yazar kitapta,

    Festivalde görürsün,

    Elli kilolayla rafta.

     

    Karpuzu yiyen bilir,

    Sevdayı çeken bilir,

    Ana-baba kadrini,

    Helal süt emen bilir.

     

    Çekirdeği çerezdir,

    Doldur cebinde gezdir,

    Kabuğun yere atan,

    Edebini bilmezdir.

     

    Karpuzum çay önünde,

    Yenilir her öğünde,

    Güzeller halay çeker,

    Şanlı on göz köprümde.

     

    Kaynana karpuz ister,

    Gelin sanır muz ister,

    Diyarbekir güveci,

    Acı biber, tuz ister.

     

    Patlıcan eza verir,

    Karpuzsa şifa verir,

    Meyan şerbeti içsen,

    Canına sefa verir.

     

    Mergen karpuzu sever,

    Hemi yer, hemi över,

    Kadayıfı kış günü,

    Karpuzu yazın ister.

    Diyarbekir, 02.04.2013

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen