• DİYARBEKİR DÖRT KAPI!..

    DİYARBEKİR DÖRT KAPI!..
    Mevlüt MERGEN

    SÖZÜN ÖZÜ

    Kapılar dahi simge bu şehri tanımlayan,

    Topuzları çalınmış, kanatları olmayan.

    Paslanmış çivileri, rezeleri iş görmez,

    Yerlisi çekip gitmiş, gitmeyeni iz sürmez!..

    MM

     

    DİYARBEKİR DÖRT KAPI!..

     

    Nedense eski defterleri karıştırır olduk, bir ikisi hariç diğerleri tükendi yazdığımız kitapların, yeniden bastırmaya ise “emekli” bütçemiz el vermiyor, şehir ise giderek büyüyor, nüfusu çoğalıyor, bilmeyenler bilsin diye biz bildiklerimizi kendi kitaplarımızdan alıntı yaparak aktarıyoruz:

    “…Diyarbekir büyük bir kenttir, Dicle burada yarım ay şeklindedir, kentin surları ile nehir arasında bir uçurum bulunuyor. Diyarbakır çift sıralı servili surlarla çevrilidir. Ve dışarıdakiler dahil 72 tane kule bulunuyor, söylenenlere göre bu kuleler “İsa” nın 72 havarisi adına inşa edilmiştir

    - Jean Baptis -Türkülerle dillendirilir Diyarbekir’in kapıları.. “Diyarbekir dört kapi/Git bah o yar ne yapi/beni gördıği zeman/başka küçeye sapi” Sadece Diyarbekir’in kapıları anlatılmaz bu türküdeki sözlerle..

    İnsanındaki utancın, hayanın izleri de okunur..Edebinden söz eder Diyarbekir’linin..

    Kapılarından ve surlarından yalnız bu türkü haber vermez uzaktakilere. “Kapıları” da anlatır Diyarbekir’i. Şimdi biz bu kapıları isimleriyle analım ve oralardan geçelim tanımak için ne dersiniz?..

    Şehir halkı, özellikle semt sakinleri nerdeyse her gün “MARDİN KAPI” sından çıkar, mezarlığa gider, gazi köşküne varır, hevsel bahçelerine iner, on gözlü köprüyü seyreder, keçi burcundan bakar, Dicle nehrinin nazlı, nazlı akışının sesini dinler ama bakmaz bu kapının çevresine, bakmayınca da fark etmez bir zamanlar “üç tane” giriş-çıkış kapısı olduğunu, ikisinin kapatılarak “Ömer Şeddad Camisine” çevrildiğini..Bilmediği,öğrenmediği için de bu camiye “Hazret-i Ömer Camii” der.

    Diyarbekir’li her gün “RUM KAPI” sından da girer çıkar da, bir kanadı kopuk olanını sanki fark etmez, nerededir demez diğer kanadı bu kapının? Kim, ya da kimler alıp götürdü bir kaç kuruşa sattı hurdacılara? O kanatlar ki her gün akşam namazından sonra kapanır sabah namazı vaktinde açılırmış.. Bu kültürel zenginliği okumamışsa, duymamışsa bilmez bile..Nereden bilsin ki bu kapıya eskiden “Rum” kapısı denirmiş, şimdilerde “URFA KAPISI” denildiğini.. .

    “DAĞ KAPISI” nı görür ama, üstündeki Artuklu mescidni bilmez, yakın zamanlara kadar “itfaiye” nin burada hizmet verdiğini hiç bilmez.. Bilenlerde uzaklarda “he valla doğru” derler..Tek bedenin bu kapının uzantısı olduğunu belki de anlamaz.. Ve bu kapının bir zamanlar “HARPUT KAPISI” olarak anıldığını da ne bilir ki?

    “YENİ KAPI” nın “ismi” yenidir.. Yoksa çok eski kapıdır.. Çift kapıdan, tek kapıdan çok eskidir.. Ama pek kullanılmaz.. “SARAY KAPISI” İç kaleden şehre açılan bu kapı şimdinin çok kullanılan kapılarından oldu.. Bu kapılar öyle sıradan kapılar değiller.. Bunlar Diyarbekir’in dış dünya ile bağlantısını sağlayan, şehre göz koyup almak isteyenlere mani olan kapılardır.: Sabahları açılır, akşamları kapanırmış.. Çünkü şehri koruyan surların kapılarıdır..

    O surlar ki Ali Emiri’nin: “Alparslan gibi, Bizans imparatorunu esir eden bir cihan padişahını hayran bıraktığı için, atından inip, elini duvarına ve daha sonra yüzüne dokunmakla uğur saydığı Diyarbakır’ın o azametli surlarının burçları koparılmış ve bazı yerlerinin yıktırılmış olması beni çok müteessir etti..” diyerek feryat ettiği surlardır..

    Bu surların yapıldığı malzemenin en önemlisi taşlarıdır.. Bu taşlar hakkında Av. Şevket Beysanoğlu şöyle der. “Diyarbakır’ı ziyaret eden herkesin dikkatini celp eden cihet şehri baştanbaşa kuşatan muhkem surlardır. Dünyada bir benzeri bulunmayan Diyarbakır surları düzgün, yontma bazalt taştan yapılmıştır. Bu taşlar sünger gibi delikli ve düz kesif olmak üzere iki cinstir. Her iki cins taş da yılların tahribatına aynı mukavemetle karşı durmuşlardır..”

    Biz de diyoruz ki, karşı duramadıkları tek şey “hain ellerdir” bir zamanlar şehri korusun diye üst üste konulup “sur” laşan o taşları bir zaman gelmiş ki o hain eller çekip almışlar o taşların bazılarını götürüp evlerinin duvarına, avlusuna kullanmışlar..

    Ali Emir’i gibi bu şehri seven herkese “feryat” ettirmişler..Ne denir? Eğer “Gabriel” diye birisi çıkıp mani olmasaymış belki bu surların da şimdi yerlerinde yeller esiyordu!.. Günümüzde bu surların önemi anlaşılmaya başlanmış olacak ki, yer, yer onarımlar görüyor, çevreleri yeşillendiriliyor, parklar yapılıyor..

    Genel kanı, daha ziyade eski Diyarbekir’liler söyler “sahipsiz şehir” yönündedir, eğer sahibi olsaydı, kapıların üzerindeki topuzları kim çıkarabilirdi, yukarıda sözünü ettiğimiz “Rum” kapısının bir kanadını kim nasıl yerinden sökebilirdi?

    Merhum Celal Güzelses’in bir türkü ile anlattığı Diyarbekir kapıları çift ve tek kapılarla çoğalmış, hain ellerin tahribatına rağmen varlıklarını sürdürmektedirler.

    Selam ve dua ile.

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen