• DİYARBAKIR’I TANIYORUM DA!..

    DİYARBAKIR’I TANIYORUM DA!..
    Mevlüt MERGEN

    SÖZÜN ÖZÜ

    Bu şehir kadim şehir, insanı çok değişken,

    Sanki bir arayış var kültürü eskimişken.

    Lezzetini kaybetti, bilinen ağız tadı,

    Tarihi mekanlarda yine eskinin yad’ı!..

     

    DİYARBAKIR’I TANIYORUM DA!..

     

    Tam hatırlayamıyorum şairin” dostlarla da yollar ayrıldı bir bir” şeklindeki mısrasını, şunun için bu şiiri hatırladım çevreme bakıyorum kimseler kalmamış bizim birlikte yaşadığımız eski dostlardan, hepsi bizi bırakıp göçmüşler, tamam da göçerken bu şehrin kültürünü niye birlikte götürmüşler, geride kalanlar yaşamasın mı istemişler, bunu yapmak için haklı sebepleri vardır sanırım, öyle ya onlardan sonra gelen yeni “jenerasyon” sanki onları beğenmiyor, yeni bir dünya kuruyorlar, ama bu dünyanın içine eskilerin bildiği manada sevgiyi katmıyorlar, komşuluk hakkı nedir bilmiyor hatta umursamıyorlar…

    Diyarbekir yerine “Diyarbakır” diyorlar, ancak Diyarbekir’den nemalanmasını da gayet iyi biliyorlar, Diyarbekir’in eski evlerini ekmek kapısı olarak güzelce kullanabiliyorlar, iyi niyetlidirler “Diyarbekir’i Diyarbakır’a” taşımak hususunda o zaman niye kafalarına göre yazıyorlar “babakannuç” diye, ya da “kellepaça” diye, daha mı lezzetli oluyor Diyarbekir’in bu lezzetli yemekleri böyle şeddeli bir şekilde isimlendirmeleriyle, bilseler Diyarbekir’in babakanuç veya kelepaçası eski tadı, lezzeti taşımıyor, bir bilseler…

    Bilseler Diyarbekir’in “lüle kebabı” varken garsonlarına: “çek bi Adana dedirtirler mi” oysa kulaklarımız öylesine hasret ki: “usta çek bi terbiyeli” sesine, jenerasyon yenilenince kültürlerde mi yenileniyor, geçmişinden “kopuk” yaşamak kolay mı geliyor insanlara?

    Sanırım eski jenerasyonun sona kalmış tek temsilcisi benim, bu yüzden adapte olamıyorum yeni jenerasyonun “kültür” anlayışına bu anlayışın uygulamalarına, bir örnek Diyarbekir’de tarihi hamamlar vardı, bu hamamlar şöyle bir sözün dillerde dolaşmasını sağlardı: “hamama giden terler, düğüne giden oynar” o hamamların bazıları restore edildi, ayağa kaldırıldığı için yine var ancak kullanım şekli değişerek “lokanta” olan bu hamamlara bugün girenler yine terliyor lakin çık oynamak için ise artık düğüne gitmeye gerek yok, çünkü tarihi evlerin kapısında “kültür evi” yazsa da sanki “oyun evi” girerken halay, çıkarken çepik oynuyorlar…

    Diyarbekir’de küçede, caddede gezerken veya otururken bir şey yemek hem ayıp, hem günah sayılırdı, dünya sanki tersine döndü de bugün Diyarbakır’da sokaklarda, kaldırımlarda nimeti taam etmemek ne mümkün?

    Yeni jenerasyona haksızlık etmemek gerek, zira bu şehrin adını onlar eskilerin tevazuunu kullanmayarak ülkeye duyurdular “ciğer” kebabıyla, “burmalı” kadayıfıyla, bu iki “kalemin” dışında yeni jenerasyon eskinin yanında sınıfta kalmıştır, çünkü eski Diyarbekir’li kendi ürettiğini sabah namazından sonra kepengini açtığı dükkanında kendisi satardı, yeni jenerasyon ise dükkanını 09-10 gibi saatlerde açar, hem de uzaktan kumanda ile, sattığı ise başka şehirlerde üretilmiş “hazır” ürünlerdir.

    Sözlerimize inanmayanlar şu türküyü can kulağı ile dinlesinler: “Başındaki poşi midir/Diyarbekir işi midir” sözlerin ötesini dinlerken öğrenirler, bir de Ulu Cami civarındaki çarşıların adını okusunlar da oralarda satılanlara baksınlar uyum sağlıyor mu diye, sadece bir misalle yetinmek istiyorum: “Yemeniciler çarşısında bir tek yemenici esnafı var mıdır?”

    Diyarbekir’i biliyorum, çünkü içinde yaşadım, yeni Diyarbakır’ı ise tanımaya çalışıyorum, tespitlerimi dile getirirken herkes şunu bilsin istiyorum: “dost acı söyler” bu manada söylüyorum ve hiç kimseyi ismen kast etmiyorum, dediğim gibi iyi neyitlelir ve iyi niyetlerinden ötürü de onları severim, isteğim atacakları adımların geçmişe ne kadar benzediğini öğrenmeye çalışmaları yönündedir.

    Selam ve dua ile.

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen