• AŞK VE ANARŞİ

    AŞK VE ANARŞİ
    Ayfer YALÇINKAYA

    AŞK VE ANARŞİ

     

    İnsanlığın iki büyük yükseleni, değeri ve fenomeni; Aşk ve Anarşi

    Bu ikisinin bir arası, bu ikisinin bir harmanı ve bu iki kavramın bir arafı yok artık!

    Ya kesintisiz ve sualsiz bir boyun eğme rızası gösterip teslim olacaksınız yahut her şeye itaati öngören bu düzensiz düzene bir çomak sokup başkaldıracak!

    İkisi de sorgusuz sualsiz bir ôdûnû, bir özveriyi ve bedeli gerektirir.

    Aşkla bağlılık, edinilmiş tüm haklarından feragatlığı ve fedakarlığı simgelerken; anarşizm edinilmiş haklarının gasp edilişinin sebeplerini ve iadesinin meşru yollarını arar.

    Aşk tek kişilik bir kôrlûk, anarşizm çoğulcu bir aydınlanmadır. Biri aklını kalbine kurban verirken, diğeri vicdanının aklını doğurur.

    Tarihten günümüze anarşizmin, yanlış kavramlarla kuşatılmış bir siyasal felsefe olduğunu düşünüyorum.

    Özgürlük, eşitlik ve adalet gibi kavramlar üzerine oturtulan, kaynağını bireysellikten alan ve artık ahlak merkezli bir biçim olarak şekillenen anarşizmin, gelecekte dünyada geçerliliğini koruyacak tek ahlaki felsefe ve siyasi biçim olacağına inanıyorum.

    Anarşizmi yalın ve ilkesel olarak incelediğimizde, siyasi bir felsefe olmasının da ötesinde, siyasi pragmatik ve kişisel yanları kucaklamış bir yaşam tarzı olarak görülmesinin, ahlaki bir erdem olduğu da açıkça fark edilecektir.

    “Anarşi idealinin” günümüzdeki tanımı; tahakkümün bütün biçimlerinin ortadan kalktığı bir yaşamı savunmaktır. Bu tanım gereği tahakkümün gündelik hayatta tuttuğu yerin her geçen gün deşifre edilmesiyle ya da tahakkümün yeni biçimlerinin ortaya çıkmasıyla “anarşizmin evrimi” de bu sayede devam edecektir.

    Bu biçim her iki kavramda da farklı çıkış noktaları ile kendisini gösterebilir.

    Devlete itaatin ve biatın zorunlu olduğu yerde bir polisin orantısız gücü, indirdiği jop darbesiyle seni derinden sarsıp, anarşist bir ruha sürüklerken, aşkın en hüzünlü ve trajik anı da; mevsimine kapıldığın kişinin, bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın anda karşına çıkacaktır.

    İkisinde de gizli bir çatışma vardır. Biri kendini bu otoritenin merhametine bırakmanın hazzını yaşatırken, diğeri mevcut yıkıcı otoriteye karşı çıkmanın, en çetin savaşını verdirir.

    Biri tahakkümün reddinden, diğeri tahakkümün kabulünden; biri fütursuzca asilikten, diğeri kayıtsız şartsız itaatten beslenir.

    Ama nedense netice farklı olsa da her ikisinde de kabul görmemek, anlaşılmamak, hiçe sayılmak yadsınmak, temel çıkış noktasıdır.

    Biri bağlandığına; şiirler, kutsamalar, tazimler, destanlar türetirken; diğeri tarihi sorgulamalar, kaoslar, başkaldırılar ve devrimler yaratır.

    Savunduğu değerlere bir yenisini eklemek isteyenlerin yolu başkaldırıdan, teslimiyetin yolu tercihe bırakılmayan, iradeyi ketleyen, ilizyon sarmalının yarattığı kimyasal bir tepkimeden geçer.

    Bu da beraberinde insan denen varlığın fıtratı üzerine, iki sual sordurur.

    İnsan itaate neden bu kadar yatkındır ?

    Ve itaat etmesi niçin bu kadar zordur ?

    Aslına bakarsanız bu iki güçten hangisine ayak uydurduğunuzun pekte önemi yok artık !

    En başından ikisine de mahkum olarak dünyaya geliriz !

    Çünkü neşesini, kederini, varoluşunu iktidara ve güce bağlamış bir toplumun; gelgitli, bulanık, duygusal çalkantılı havuzunda kendi içinden sürekli kahramanlar ( Güce muktedir ) ve gûnah keçileri ( Anarşistler ) çıkarması, o toplumun bu haliyle kurtuluşunu ve özgürlüğünü imkansız kılacaktır.

    Otoriteden pay almak, gücün hiyerarşiye bağlı en aşağılık paylaşımıdır.

    Ezik ve aşağılık kompleksli kişiler otorite aşığıdır.

    Zavallılıklarını, çaresizliklerini hep bir otoriteye sığınarak gizlemeye, meşru olmayan güçler üzerinden güç devşirmeye ve elde etmeye çalışırlar.

    Bu yeri geldiğinde bir iktidar, yeri geldiğinde karşı cins, yeri geldiğinde kutsiyet atfedip taptıkları bir Tanrı ya da Tanrı’yla eş değer tuttukları; para, mal, mülk, servet, güç, çokluk ve varlık edinimi üzerinden nemalanmayı öngören her şey olabilir.

    Kişi zamanla yarattığı otoriteye kendini yamayarak, kendi kendini köleleştirir.

    Sadece alkışlamaktan ve yuhalamaktan hoşlanan birey ve toplum, gösterisinin olmazsa olmazı haline gelir.

    Evet, bireyler ve bireyden oluşan kitleler gösteri ister, aldanma ve aldanılmışlık ister ahlaki olarak yerini dolduramadığı tüm manevi boşluklarını bununla kapatmak ister, korkularının üzerini bununla örter, kendini bu şekilde güvenceye aldığını ve korkularıyla yüzleşmekten böylece kaçındığını düşünür.

    Gösteri kitlelere, böyle bir aldatıcı sanal alem sunarken, onları her zaman seyirci konumunda sabitleyip tek bir yöne kanalize etmeyi başarır.

    Böylece bu sanal dünyada, “çoğunluk yola azınlık hedefe bakar” sloganıyla demokrasiler taçlandırılır.

    Devrimler olur, yeni sayfalar açılır ve eski defterler kapanır.

    Ama yaşamımızda tek bir yaprak bile kıpırdamış olmaz.

    Ya da Brecht’in söylediği gibi : “Ekmek eskisinden ucuza satılmaz” !

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen