• “Bir taş plak dolabı vardı, üstünde eski bir radyosu ve bir cep radyosu vardı”

    “Bir taş plak dolabı vardı, üstünde eski bir radyosu ve bir cep radyosu vardı”
    “Bir taş plak dolabı vardı, üstünde eski  bir radyosu ve bir cep radyosu vardı”
    19.03.2018 Pazartesi

    Süleyman AYDIN – ÖZEL RÖPORTAJ

     

    DİYARBAKIR - Özgür Haber’in ‘Pazartesi Sohbetleri’nin bu haftaki konuğu Diyarbakırlı ünlü siyaset ve devlet adamlarının da bulunduğu köklü ailelerden olan Çıkıntaş ailesinin müzisyen, ses sanatçısı bireyi Tarık Çıkıntaş’ın kızı Feyza Çıkıntaş oldu. İki yaşında iken geçirdiği hastalık sonucu görme yeteneğini kaybeden babasını birlikte geçirdiği 17 yılı hatırlayanFeyza Çıkıntaş, dünü ve bugünü samimi sohbette anlattı. Feyza Çıkıntaş, “Babam kafasının dikine giden bir insandı. Annemi asla dinlemezdi. Gündüz öğlene kadar yatardı. Bir taş plak dolabı vardı, üstünde eski bir radyosu ve bir cep radyosu vardı. Taş plakları çaldığımız bir gramofon vardı. Sabah ilk işi kahvaltısını yapar, radyosunu açar, maç varsa dinlerdi. Fanatik bir Galatasaraylıydı” dedi.

     

    “MÜZİĞE AŞIRI BİR DUYARLILIĞI VARMIŞ”

    Özgür Haber: Feyza Hanım, sizi sonraki sorularda tanımak istiyoruz ama babanız Rahmetli Tarık Çıkıntaş'ı anlatır mısınız?

    Feyza Çıkıntaş Serçe: Bu güzel röportajı benimle gerçekleştirdiğiniz için size çok teşekkür ederim öncelikle. Babam döneminde çok varlıklı bir ailenin çocuğu olarak 1924 yılında dünyaya gelmiş. Ama şansızlık; iki yaşında menenjit hastalığına yakalanmış. 5 yaşında çok güzel piyano çalmaya başlamış. Çok iyi bir eğitim ve kulağa sahipti. Oturdukları konakta, dedesi evinin bir bölümünü Camii Hocası Hafız Akkuş'a tahsis ederek Kuran dersleri aldırmış kendisine. Yakın arkadaşı olan Celal Sevimli ile birlikte daha beş yaşında iken,  derslere katılmış, birlikte Kuran dersi almışlar. Yani nasıl diyeyim; güzel bir çocukluk yaşamıştır belki kendi döneminde çünkü ailesi O'na çok değer vermiş. O dönemin şartlarında hiç kimsenin evinde piyano yokken, kendisi piyano çalmış. Bu çok güzel bir şey. Müziğe aşırı bir duyarlılığı varmış. Celal Sevimli de derslere katılmış ve kendi kendine cümbüş çalmayı öğrenmiş. Makam ve usulleri kayıtsız şartsız söyleme yeteneğine sahip bir insan. Bestekar Selahattin Kaynak iki yıllığına askerliğinden dolayı geldiğinde Rahmetli dedem O'na ev tutmuş, bütün masraflarını karşılamış, sırf babama bu usul ve kaideleri öğretsin diye. Yani dediğim gibi, az önce de size belirttim belki de gözlerini kaybettiğinden kötü bir karanlığa gömülmüştü; öyle bir yaşamı vardı fakat büyük dedesinin, Hacı Niyazi Çıkıntaş'ın O'na destek olması büyük şans olmuş. Çok varlıklı imiş dedem. O'nun döneminde Diyarbakır Valiliği yapmış. Tarih kitaplarında da var; Diyarbakır Valisi Hacı Niyazi Çıkıntaş diye... Babası da hukukçu imiş, avukatmış; Mustafa Reşat Çıkıntaş. Tabii böyle bir aileye sahip bir çocuk; tabii ki, iyi yetişmiş. Kuranı Kerim'i çok başarılı hatmetmişti, ezbere okurdu. Selahattin Kaynak gibi, bir ustadan yıllarca ders almış. Makam, kayde, usul; yani, cümbüşe başladığı zaman arkası gelmezdi. O kadar güzel usulleri; siz de bilirsiniz, birbiri ile bağlantılı icra ederdi. Kuranı Kerim'de yine öyle; okuduğu zaman inanın kafasını sağa sola sallardı ve ritm tutardı. Hafızdı. O Kuranı Kerim okuduğu zaman, özellikle bayanlar mevlitlerde ağlardı. Makamıyla, kaidesiyle, usulüyle okuduğu için herkes ağlardı. Celal Sevimli Amca da ha keza öyle idi. Celal Amca samimi arkadaşıydı. Ayrılmaz ikiliydiler. O'da görme engelliydi. Hatta onlarla ilgili esnafın birinin anısı var. O zaman zaten Gazi Caddesi kısacık ve küçücük bir cadde idi. Esnaflar ısınmak için mantız bırakırlardı eskiden. Babamla Celal Amca bastonları ile o mantızları devirip geçermiş. Babam çok komikti, mukallit bir adamdı böyle. Esnaflar dermiş, “Yahu bu iki hafız bizi perişan etti, nedir bunlardan çektiğimiz” filan diye... Aynı zamanda da çok sevilirdi Diyarbakır'da. O dönem gerçekten; arkadaş gurubu olsun, Diyarbakır'ın yerli aileleri olsun, çok güzel bir ambiyans vardı. Şehir evlerinde, paylaştıkları çok güzel şeyler varmış. Tabii ben o dönemi yaşamadım ama yaşayanlar anlatıyor. Ben O'nun hastalık dönemine denk geldim. İkinci evliliğinden olan büyük kızıyım. İlk evliliğini Rahmetli Celal Ayyıldız'ın akrabası ile yapmış. Çok güzel bir kadınmış. O'nun güzelliğini elleri ile anlamış. Ellerinden tutarak hissetmiş. Hakikaten güzel bir kadındı. Allah rahmet eylesin. O'da vefat etti. Evlenmişler, o evlilikten iki kızı bir oğlu olmuş. Fakat aynı bizim gibi, mesela ben lise sonlardaydım; onlarda babalarından ayrılmışlar. Boşanma davası gerçekleşmiş. Anneleri İstanbul'a alıp götürmüş onları. Diyarbakır'da kalmamışlar. Benim annem de aslında Karaman Ermenek kökenlidir. Dedem Ermenek'ten Onbaşı olarak Bitlis'e geliyor. Orada kalıyor, yerleşiyor, askerliği bittikten sonra Anneannem Bitlis'li, O'nunla evleniyor. Annem dünyaya geliyor. Annem kapalı bir çevrede yetişmiş, kapalı bir ailenin kızı. Dedem çok otoriter. Kiracıları var, kiracılarının vasıtası ile annemi tanıyorlar. İlk evliliği bittikten sonra ikinci evliliği annemle yapıyor. İşte bizler iki kız, bir erkek aynı dönemde biz de babamızdan ayrıldık. Yani, ne onlar doyabildi babalarına, ne biz doyabildik. Eee biz tabii zor dönemde idik. Çünkü niye? Dedem gülün artık o dönem, çöküş dönemi. Ailenin büyüklerinin çoğu gitmiş, aile küçülmüş, büyükşehir evlerinden dışarıya çıkmışlar,  annemle ikinci evliliği... Annem hasta bir insanla yaşam savaşı veriyor. Şeker hastası, kolit ama aşırı da müziğe düşkün ve sağlığını da asla düşünmeyen bir insan. İşte sürekli cümbüşünü alıp arkadaşları ile meşk yapıyormuş, ileri derece eğlence; tabii ki, o' O'nun hayatı idi. Çünkü, o karanlık dünyasında arkadaşları, cümbüşü O'nun için bir aydınlıktı. Yani böyle bir yaşam biçimi vardı. Annemle bu yönden çok çatışırdılar. Sen şeker hastasısın, kolit hastasısın, kendine dikkat etmiyorsun. Dışarıda yediklerine, içtiklerine dikkat etmen lazım. Fakat, babam kafasının dikine giden bir insandı. Annemi asla dinlemezdi. Gündüz öğlene kadar yatardı. Bir taş plak dolabı vardı, üstünde eski bir radyosu ve bir cep radyosu vardı. Taş plakları çaldığımız bir gramofon vardı. Sabah ilk işi kahvaltısını yapar, radyosunu açar, maç varsa dinlerdi. Fanatik bir Galatasaraylıydı. Hatırlıyorum; o dönem Orhan Gencebay yeni, yeni popüler olmuştu. O zaman da arabesk yasaktı. Arada böyle radyoda çalardılar. Babam Orhan Gencebay'ın sesini, yorumunu çok beğenirdi. Muazzez Abacı'yı aşırı dinlerdi. Son dönemlerde tabii, Muazzez Abacı'yı dinlerdi. Eskileri taş plaklarda dinlerdi. Safiye Ayla olsun, Müzeyyen Senar olsun, türkücü Neriman Tüfekçi'yi dinlerdi. Eskilerden pek kimse aklımda kalmadı ama onların tüm arşivi babamda kayıtlıydı yani. Ve Anıt Park'ın olduğu yerde bir çay bahçesi vardı. Hiç unutmam ben, küçüktüm, Şükran Ay gelmişti; babamı Şükran Ay'ı dinlemeye götürmüştüm. Çok mutlu olmuştu. Kendisi her yıl mutlaka İstanbul'a giderdi. Tepebaşı'na giderdi. Gazinolar vardı orada. Oradaki sanatçıları dinlemeye giderdi. Tabii ben, şimdi hatırlamıyorum. Arkadaşları götürürdü. Onlarla fasıl yapardı. Onbeş gün gezer, eğlenir, gelirdi. Yaşamayı acayip severdi. Yaşama çok bağlı bir insandı. Yani hayatı böyleydi ama biz hastalıklarla uğraştık. Annem, ben hep uğraştık. Ben on yedi yaşında babamı kaybettim. Sizin sorduğunuz soruda diyorsunuz; hani, anınız var mı diye, öyle...

     

     

    Özgür Haber: Sizin babanızla birlikte olduğunuz zamanlardan kalma bir anınız var mı?

    Feyza Çıkıntaş Serçe: Var, şimdi anlatacağım. Çok anılarımız var. Hepsi çok değerli. Mesela; sabah kalkardı, eğer sağlığı el veriyorsa, biz derdik ki, biraz cümbüş çalar mısın, bize? İşte cümbüş çalardı. İşte kız kardeşim benden beş yaş küçük. O'nun da sesi çok güzel. Erkek kardeşim beş yaşında babamı kaybetti. Olaylara tanık olamadı ama son döneminde biz oturur hep;'' Gamzedeyim deva bulmam, İnleyen nağmeler'' şarkılarını söylerdik ama, çok rutin değildi, arada olurdu. Ben, şimdi onu kız kardeşimle paylaştım; sabahleyin sizinle konuşmadan. Bu kadar büyük, derya deniz gibi, eğitim almış bilen bir insan ama, mesela en büyükleri bendim, hiçbir şeyini bana aktarmadı. Yani, Selahattin Kaynak'tan ders aldığını ben, başkalarından duydum, öğrendim. Bizimle çok paylaşmazdı. Belki küçüktük, belki sağlık sorunları vardı; bilemiyorum. Ama böyle ve birileri sürekli gider, gelirdi. Bir yerlerden duymuşlar, gelip röportaj yapardılar, konuşurdular. O zamanlar çocuktum, anlamıyordum demek ki. Keşke o zamanda şimdiki aklım olsaydı, babamdan çok şey öğrenirdim.

     

    “HEP DE KÜLTÜRLÜ, DÜZGÜN, GÜZEL İNSANLAR”

    Özgür Haber: Peki, mesela; eski Diyarbakır evleri ile alakalı tarih okuduğumuzda biliyorsunuz, avlu var, avlunun ortasında havuz var, bulunduğumuz yerde olduğu gibi. O dönemlerde Diyarbakır kültüründe hanımefendiler akşam herkes işten geldikten sonra, cümbüş çalıp meşk ederlermiş. Acaba sizde başka versiyonu mu oluyordu, siz sabah mı başlıyordunuz?

    Feyza Çıkıntaş Serçe: Yani, babam genelde öğlene kadar evde yatardı, dinlenirdi, gözü görmediği için çalışma hayatı yoktu. Ailesi çok varlıklıydı. Onlardan kalan paralarla geçimimizi sağlardık. Öğlene kadar yattıktan sonra saat bir de falan; ben, küçüktüm, hatırlıyorum, elinden tutar, Nuri Dayı'nın kahvehanesi vardı, oraya götürürdüm.  Nuri Dayı da bir ekoldü o zamanlar. Kahvehanesi Dörtyol'da idi. Nuri Dayı'nın orada saat beşe kadar otururdu. Arkadaşları ile sohbet, muhabbet ederdi. Saat beşten sonra muhakkak arkadaşları gelir evden cümbüşünü alır ve bir yerlere gider meşk yaparlardı. Toplanırdılar. Şimdi dedikleri şekliyle; velime geceleri yapardılar. Bizde de olurdu; hatırlıyorum. Yani, benim dönemime de yetişti. Kuyumcu Şahin Amca vardı; Şahin Sevimli. Onlarla birlikte Kaya Arıcan, hatırladığım çok kişi vardı. Hep de kültürlü, düzgün, güzel insanlar. Onlarla birlikte evlerde velime geceleri yapardılar.

     

    “ALLAH RAHMET EYLESİN!”

    Kenan Aksu: Benim annem Feyza Hanım'ın annesinin arkadaşı idi. Aynı binada oturuyorduk. Annem anlatıyordu; Allah rahmet eylesin! Bunlar Kuran Kursu'na gidiyorlar. Diyordu ki, biz Kuran Kursu'na gidiyorduk (Bunlar çok iyi hafızdılar; Tarık Çıkıntaş, Celal Sevimli falan) Hoca dersten sonra biraz ara verince dışarıya çıkınca biri mızıkayı, biri cümbüşü alıp başlıyorlardı müziğe; meşk yapmaya. O dönemde Kuran Kursu'nda bile müzik icra ediliyormuş. Hoca bir ara verdiği zaman, dışarı çıktığı zaman hemen birisi mızıka, birisi de darbuka gibi bir şey alıyormuş,  başlıyorlarmış icraya. Yani, ruhlarında varmış bunların. Ben hem Tarık Abi, hem de Celal Sevimli Abi'nin müzik icra ettiği günleri yaşadım. İkisi beraber çalıyorlardı, söylüyorlardı. O kadar güzel yapıyorlardı ki, bu işi,  yerleri doldurulamaz; Allah rahmet eylesin! İnşaAllah Feyza Hanım devam ettirecek!

     

    “YATANA KADAR KÜÇÜK RADYOSU BAŞUCUNDAYDI”

    Feyza Çıkıntaş Serçe: Yok ya! Keşke ben öğrenmiş olsaydım. Kendime çok kızıyorum. Yani, onyedi yaşında ben, babamı kaybettim. Öyle bir dehada, o kadar makam, kayde, usul bilen bir insandan hiçbir şey öğrenemeden, sıfırdan gel, şimdi söylemeye yelten. Tamam ses var ama, eğitim yok. Bunlar eğitim ile olan şeylerdir.

    Özgür Haber: Babanızın sizi en çok etkileyen yönü ne oldu?

    Feyza Çıkıntaş Serçe: En çok etkileyen yönü, çok zeki olması, insanları böyle hiç görmeden, elinden tanıması, sesinden tanıması idi. Yıllarca görmediği bir insan üniversite hayatında Vedat Güldoğan Hocamız mesela; Diyarbakır'ın yetiştirdiği yazarlardan... Çok iyi bir insan; Diyarbakır adlı kitabı var, aynı zamanda. Vefat etmeden önce bir kez onula oturup sohbet etme şansı yakaladım. Dedi ki,'' Feyza Hanım biz Semker Apartmanında oturduğumuz zaman; zaten şehir evinden çıkıp ilk Semker Apartmanında oturuyorlar; Pavyonlar Sokağında... Çok güzel komşuluk ilişkileri vardı o zamanlar. Diyordu ki; ben, gelirdim Tarık Abi nasılsın, dediğim zaman'' Vah Vedat sen döndün mü üniversiteden'' derdi. Ki, derdi ki, beni altı- yedi ay görmemişti. Bir yıldır veya iki yıldır görmemişliği vardı. Böyle akıllı bir insandı. Bir de bir anısı daha... Oda çok üzüldüğüm bir anımı paylaşacağım vefatı ile ilgili... Akşam uyuduk, rahatsızdı. Ben ve kardeşlerim odada uyuduk. Gece fenalaşmış, annem hemen haber vermiş birilerine. Apar topar alıp hastaneye götürmüşler. Ama nedense o gece ben uyanmadım. Derler ya; ölü toprağı serpilirmiş ev sahibinin üstüne. Evimizde o kadar kalabalık var ama ben, uyanmadım. İnsanlar bizim eve dolmuş ama ben, kapı kapalı uyanamadım. Bir ara seslerden, sabaha karşı uyandım. Bir uyandım ki, dediler babanı götürdüler. Ben, babamı çok severdim. Çok çok severdim. Şu an çok duyguluyum. Kırk yıl oldu neredeyse ama hep böyle andığımda yüreğim sızlar, burnum sızlar. Hep... Yani, ne diyeyim. Çok zorladım gideceğim ve göreceğim diye. Ondan sonra beni götürdüler. Ölmüştü zaten artık. Hiç unutmam, yatırmıştılar, musalla taşına. Yüzü bembeyazdı filandı böyle. O hali hiç gözümün önünden gitmez. Uzun yıllar olmasına rağmen. Sondu zaten O'nu görüşüm. Annem dedi ki; yatana kadar küçük radyosu başucundaydı. Dedi ki; o kadar güzel can verdi ki...  Çok içki de içerdi hani. Hem Hafız Kuran'dı hem de bir o kadar da alkol alırdı. Hatta annem hep kızardı O'na. Derdi ki, sen bu kadar içiyorsun Hafız Kuran'sın, çarpılacaksın, can veremeyeceksin diyordu kızdığı zaman. Diyordu ki annem; o kadar güzel can vermişti ki; çenesinin altına kadar pespembe... Bir anda gitti. Ne morardı ne karadı. Hiçbir şey yani. Ne diyeyim işte böyle. Sizi de üzdüm kusura bakmayın.

    zgür Haber: Estağfurullah. Allah rahmet eylesin. Şimdi babanızın bestelediği eserler vardır; dinliyoruz. Bu eserleri dinlediğinizde aklınıza ne geliyor.

    Feyza Çıkıntaş Serçe: İnanın otuz sene bankacılık hayatım oldu. Çok yoğun çalıştım o dönemde. Zaten babamı kaybettiğimden bir sene sonra işe girdim. Bankacılığın biliyorsunuz, çok yoğunluğu vardır. Sorumluluk, para... O arada intikal işlemleri başladı. Malı, mülkü ayırma davası. Üvey kardeşlerle aramız yok, o zamanlar.   Onlarda çok hırçınlar. Yani, ne olsa böleceğiz havasındadırlar.  Bir yandan onlarla uğraşıyorum. Ailenin büyük çocuğu benim. Bütün bu sorumluluk bana yığıldı. Nasıl diyeyim. İnanın babamın dört tane eseri olduğunu bile bilmiyordum. Bazen kendime kızıyorum. Diyorum ben ne kadar boş geçirmişim otuz yılımı. Daha sonra işte, koroya girdikten sonra, biz bir Diyarbakır Türküleri Gecesi yaptık. '' Ay doğar sini sini'' türküsünün babama ait olduğunu daha sonra öğrendim. İnternetten öğrendim. Böyle bir ara araştırdım, baktım dört tane eseri var. Çay içinde dövme taş, Benim yarim yaramazdır, yaramaz, Ay doğar sini sini ve Diyarbakır peşrevinin kaynağı. Her ne kadar eser O'na ait olmasa da çalıp ortaya çıkarmış. Ben tesadüf eseri koroya girdim; emekli olduktan sonra, bir arkadaşımın vasıtası ile.  Koroda Diyarbakır Türküleri gecesi yaptı şefimiz.  Tesadüfen tahtada babamın eserinin ismini görünce hemen orada ben solo okuyayım dedim. O hikayede öyle başladı. Çok güzel bir gece oldu. İlkay Hanımla beraberdik; O' da burada. Benim yakın arkadaşımdır. Biz korodan sonra da samimiyetimizden taviz vermedik. Bazı şeylerimizi paylaştık, O'da bilir.  Bazı sıkıntılara rağmen ben, peşrevin babama ait olduğunu, Hayri Yoldaş'ı aradım. Sağ olsun ilgilendi. Eseri elimden geldiğince O'na layık olmaya çalışarak okudum ve inanın çok beğenildi. O programa İbrahim Evirgen gelmişti; sağ olsun. Diyarbakır'da iyi insanları iyi aileleri, yerlilerini davet etmiştim. Bir de spikerlik yaptım aynı zamanda. Koronun tanıtımını yaptım. Arkadaşlarımın söyleyecekleri parçaları anons ettim. Çok güzel bir gece idi. Güzel bir ambianstı. Orada ben babama sanki vefa borcumu ödedim. Otuz yıl O'na karşı hiçbir şey yapmadım. Ben orada O'na vefa borcumu ödedim diye düşünüyorum.  Beni gördü belkide.

     

    “EN SON BANKA MÜDÜRÜ OLARAK EMEKLİ OLDUM”

    Özgür Haber: Bize kendinizden bahseder misiniz? Çocukluk döneminiz nasıldı, Okul yıllarınız nasıl geçti; Tarık Çıkıntaş'ın kızı olarak?

    Feyza Çıkıntaş Serçe: Ben 1979–1980 de bitirdim liseyi. İşte vefatının olduğu yıl. Çok sorumluluk yüklediler bana. Zaten yüklemeden ziyade ben, kendim yüklendim. Erkek kardeşim beş yaşında, kız kardeşim benden beş yaş küçük. İlkokulu bitirmiş, ortaokula başlayacak. İlkokulu Mehmetçik İlkokulu'nda okudum. Ortaokul ve liseyi Ziya Gökalp Lisesi'nde okudum. Zaten bitirdiğim yıl babam vefat etti ve ben, iş hayatına atıldım; bankacılığa. 31 yıl bankacılık yaptım. En son banka müdürü olarak emekli oldum. Bir kızım var; diş hekimi. Gazi Üniversitesi mezunu. Aynı zamanda orada uzmanlık yapıyor. Oğlum var, 1998 doğumlu. O'da bu sene Bilkent Üniversitesi Yazılım Mühendisliği'ni kazandı; okuyor. Onları Ankara'ya gönderince benim de artık görevim bitti herhalde, dedim kendi kendime. Çocuklarımı da yetiştirdim, ikisi de belli bir yere geldi. Bundan sonra artık bir şeyler yapayım, geride evlatlarıma bir şeyler kalsın. Ben de babam gibi, bir eser bırakmak istedim. Resim hayatına başladım. Ki, daha önce hiç resim çizmemiştim ama demek biraz da olsa bir şeyler varmış. Hocalarla bütünleştirmeye çalıştım. Yaklaşık dört yıldır resimle uğraşıyorum. Ha ben ressam değilim aynı zamanda. Onu da belirteyim. Sadece yeteneğini geliştirmeye çalışan emekli olarak kendimi ifade ediyorum. Çünkü ressamlık apayrı bir durum. Ressamlar tamamen kendileri üretip çizen insanlardır ama zamanla İnşaAllah ben de üretip resim yapacağım. Şu an, gördüğümü yansıtıp, yağlı boya ile yapmaya çalışıyorum. Hocalarım ifadelerinde şöyle diyor: “Feyza Hanım yeteneğiniz çok güzel, erken zamanda çok iyi şeyler yapacaksınız, kendinizi geliştireceksiniz İnşaAllah. Yaklaşık 25 tane tablom var. Bu sene Allah'ın izniyle Mayıs ayında kişisel bir sergi açacağım. Sizi de davet edeceğim İnşaAllah hep beraber olacağız. Bir tane çamurdan heykel olarak, rölyef yaptım. Alçı ile döktüm, o da çok güzel oldu, çok beğenildi. Üretmeyi seviyorum. 1963 doğumluyum, 54 yaşındayım buna rağmen yaptıklarımla alakalı insanlar güzel yorumlarda bulunuyor. Emekli oldun ama evinde oturmadım, günlerini boşa geçirmiyorsun, diyorlar. Az önce de ifade ettiğim gibi, çocuklarıma ardımdan bir eser bırakmak istiyorum. “Bu eser annemizin, bu heykeli annemiz yaptı” dedirtmek istiyorum çocuklarıma. İnşaAllah daha güzel şeyler olacak.

     

     

     

    “YETMİŞ YAŞINDA AMA ÇOK GÜZEL SÖYLÜYOR”

    Özgür Haber: Ne mutlu size. Eski Diyarbakır ile özdeşleşen türküler hala dillerde. Yani, ölümsüzleşmişler. Bu konuyu nasıl yorumlarsınız?

    Feyza Çıkıntaş Serçe: Diyarbakır'da iyi ki o türküleri yapmışlar. Yeni nesil maalesef bir şey üretmiyor. Diyarbakır'da yeni neslin bir türkü üretip yazdığını görmedim şimdiye kadar. Şu ana kadar biz Celal Güzelses'in, Rahmetlinin 1943 yılında kurduğu dernekteki değerlerin yapmış olduğu, üretmiş olduğu eserler günümüze gelmiş.Gerek babam olsun,  gerek Celal Sevimli mesela. Kırklar Dağının düzü eserinin kaynağı kişidir. Bu tarzda eserler ürettiler ama şimdi ki neslin Diyarbakır'da yaptığı bir şeyi göremiyorum. Şimdi ki, nesil sadece tüketiyor,; benim gördüğüm bu. Türkü adına da  belki yeni yetişen genç nesiller vardır ama, benim gözlemlediğim, Diyarbakır adına konuşuyorum; bir şey göremedim. Bir şey katmadılar. Siz de bilirsiniz katan var mı?

    Özgür Haber: Yok! Biz de tanık olmadık. Ailenizde, rahmetli babanızın izinden giden kimse var mı?

    Feyza Çıkıntaş Serçe: Biz, altı kardeşiz. Hepimiz müziğe duyarlıyız, keza kulak çok iyi fakat benim büyük ablam, Neşe Abla'nın sesi çok güzel. Babamla birlikte O'da müsamerelerde türkü söylerdi. Şimdi Kadıköy Türk Sanat Müziği Korosu'nda. Türk Sanat Müziği icra ediyor. Yaşı da bayağı büyük. Yetmiş yaşında ama çok güzel söylüyor. Konser de vermişti. Cemal Abi babamın ilk hanımından olan oğlu. Cemal Abi'nin oğlu Tarık Çıkıntaş, çok iyi gitar çalıyor. Ritm gitar ve besteleri var. Bayağı geliştirdi kendini. Erken kardeşim üniversite yıllarına kadar gitar çaldı. O'nun da müziğe yatkın kulağı vardı. Maalesef şimdi ben kendimi koronun içine attım, İnşaAllah güzel şeyler yapacağım.

     

    “TÜRKÜ OKUMAK, ŞARKI OKUMAK DUYGU İSTİYOR”

    Özgür Haber: Hayırlısı olsun İnşaAllah. Rahmetli Tarık Çıkıntaş'ın kızı olmanın avantajı ve dezavantajları nelerdir?

    Feyza Çıkıntaş Serçe: Dezavantajını hiç yaşamadım. Avantajı da şöyle: Çok sevilen ve sayılan bir insan olduğu için, hala; ölümünün üzerinden 38 sene geçmesine rağmen O'nu tanıyan, o dönemden, o nesilden kalan insanlar çok ilgi gösterirler. Onun döneminden kalanlar olsun, onların çocukları olsun, anılarında belleklerinde vardır. Kitaplarda okuyan insanlar; görüştüğüm bu insanlar sevgiyle saygıyla anarlar. Güzel şeyler söylerler. Bu da benim için en büyük avantaj. Öyle söyleyeyim.


    Özgür Haber: Günümüzde türkü söyleyenlere babanızın duyguları yüklense idi, nasıl tavsiyede bulunurdunuz?

    Feyza Çıkıntaş Serçe: Türkü okumak, sarkı okumak duygu istiyor. Duygu yüklemek gerekiyor. Her şeye, yaptığınız her işleme duygu yüklemeniz gerekiyor. Sanırım O'da öyle söylerdi. Kızardı aslında; hatalı söyledikleri zaman türküleri, şarkıları. Bayram akşamları özellikle mezarlığa giderdik. Yasin suresini okuyanlar olurdu. Pür dikkat dinlerdi. Çok özür diliyorum:'' Dilinizi eşek arısı soksun'' diye bir ifadesi vardı; yanlış okuyan hocalar için. Yanlış okudukları için, çok kızardı. Ama, lütfen bunu belirttin. Ve orada bulunan, etrafındaki insanların hatalı okumalarına tepki gösterirdi. Herhalde yanlış türkü okuyana da kızardı. Onun ötesinde çok kibardı. Annemle yaklaşık 20 yıl evli kaldı ama, hiçbir zaman O'nun ağzından kötü bir laf, küfür, annemi incitecek bir kelime duymadım. Bizlere karşı asla kötü bir söz kullanmazdı. Çok saygılı idi. Mükemmel bir aile terbiyesi almıştı. İnşaAllah biz de onlara uygun bir evlat olamaya çalışıyoruz.


    Özgür Haber: Biz yazarlar ya da gazeteciler için,  Diyarbakır'ın ilgimizi çeken yönü; hani sesimiz güzel değil, fırça kullanamıyoruz ama buranın asil kültürü bizi ilgilendiriyor. Eski Diyarbakır günleri ile şimdiki dönem arasında bir kıyaslama yapar mısınız; Feyza Çıkıntaş olarak?

     

    Feyza Çıkıntaş Serçe: Ben, son döneme rastladım. Özellikle şehriye geceleri yapılırdı. Mesela; Mezopotamya Apartmanı'nda otururduk, Ali Emiri 4. sokakta. Abdulkadir Aksu'nun kayınvalidesi, Hamdiye teyzeler, Cercisoğulları otururdu o binada. Onlarla babam çok samimi idi. Şehriye gecelerinde, şehriye kesilirdi. Herkes kendi evinde yapardı. Babam da şehriye gecelerin de gidip, cümbüş çalardı; meşk yapardı bayanlara. Otururdular, hikâyeler anlatılırdı. Komşuluk ilişkileri derindi, dostluk, arkadaşlık vardı. Mesela; Hamdiye Teyzeler birinci katta otururdu, biz üçüncü katta... Köyden O'na bulgur gelince seslenirdi: ''Bize taze bulgur gelmiş, çocuklar gelsin bulgur göndereceğim Tarık' a'' derdi. Babamı çok severdiler. Allah rahmet eylesin. Buradan hepsine rahmet diliyorum. Dostluk arkadaşlık çok farklıydı, o zamanlar. Biz Diyarbakır'da Dörtyol'a ineceğimiz zaman çok temiz giyinmeyi yeğlerdik. Şöyle düşünürdük: Tanıdığın biri bizi görürse ayıptır, mahcup olmayalım. Ama şimdi ben, kendi memleketimde dışarıya çıktığım zaman yine temiz giyinip çıkıyorum. Giyimime çok dikkat ediyorum, özen gösteriyorum ama inanın parmakla gösterilecek kadar az kaldık Diyarbakır'da; yerlileri olarak. Herkes bırakıp gitti. Çok, çok üzücü bir durum bu Diyarbakır adına. Ben çok üzülüyorum.


    Özgür Haber: Hazır Diyarbakırlı bir hanımefendiyi, Tarık Çıkıntaş'ın kızını buranın örf adetini bilen yaşamış birini yakalamışken, birden çok fazla soru aklımıza geldi; takdir edersiniz. Valilik veya belediyemizin bu konularda öncülük yapması gerekirse ne tavsiyelerde bulunursunuz?

    Feyza Çıkıntaş Serçe:  Mesela; bir Celal Güzelses Gecesi yaptı Devlet Korosu. İlki bir hezimetti, ikinciyi gayet güzel yaptılar. Çok başarılı geçti. Keşke ilkini de o büyük salonda yapıp, daha güzel sergileseydiler. O olumsuzluğu yaşamasaydı insanlar. Tabii bu takım olumsuzluklar, Diyarbakır adına kötü. Böyle bir organizasyon olsa; ben de dört gözle beklerim. Böyle bir organizasyonun içinde olmayı ve çaba sarf etmeyi çok isterim. İnşaAllah olur, ileri ki dönemlerde.”

     

    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen